KAÇAK
Ağzından çıkan buharı yarıp yeniden koşmaya başladı saklandığı köşeden. Arkasında ayak sesleri ile geldiği yol ayrımında ne tarafa gideceğini bilemediği anda, duyduğu sese bıraktı kendini. Nereden geldiği belli olmayan tanıdık sesin türküsüne doğru. Kıvırcık Ali dinleyenlerin oturduğu sokak tehlikeli olamazdı. Dar sokakta koşarken birden bir balkon farketti, atlayıp tutundu demirlere ve kendini çekerken yukarı yaklaşan ayak sesleri ile yapıştı balkon zeminine. Uzanıp kapı kulbunu tutarken, kilit direnmedi ve kapı açılıverdi. Bıraktı kendini içeri sır üstü. Çekti kapıyı, peşinde ki karanlık tiplerin ayak seslerinin üzerine.
Balkon kapısının açıldığını duyduğunda o kilidi yaptırmadığı için kendine söylenerek doğruldu yatağından Münir bey. Eşi Halide öldüğünden beri içinden gelmiyordu zaten evde ki tadilat işlerini falan yapmak. Aslında evdeki her tadilatı Halide’yi etkilemek için yaptığını yüzüne vuruyordu, damlayan musluk, kilidi tutmayan kapı. Hem Münir dünyaya Halide’yi etkilemek için gelmemiş miydi? Üzerine hırkasını alıp yatak odasından çıkarken, betonun soğuğu terliklerini hatırlatsada geri dönmekten vazgeçip yürüdü. Oturma odasının kapısına geldiğinde duydu nefes seslerini. Şemsiye geçti eline karanlıkta ve yarı uzanıp açtı odanın ışığını.
Kapalı gözlerinden ışığı pek algılayamasa da o klik sesi ile kaynar sular döküldü başından aşağıya. Gözlerini açmaya korkarak doğruldu ve hem ışıktan kamaşan gözlerini hem de ilk darbe için yüzünü korumak adına kollarını siper etti yüzüne.
Münir bey doğrulmakta olan delikanlıyı görünce ilk şokun ardından öfkesini toparlayıp boynuna atlayıverdi;
- Oğlum? Allah’ım şükürler olsun. Dur bakayım, aslan gibi olmuşsun.
- Efendim? Ben, şey?
- Otur sen otur. Dinlen geliyorum ben. Allah’ım ne güzel sürpriz… derken şemsiyeyi bırakıp, odanın kapısından kayboldu.
Adam söylene söylene arkasını dönüp giderken şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırdı. Aydınlığa alışan gözleri ile etrafına bakınırken içinde bulunduğu durumu düşünmeye başladı. Buradan çıkmayı düşündü ilk. Tam balkon kapısını açmıştı ki yakınlardan gelen ayak seslerini duydu. Evden çıkamazdı. En azından şimdilik. Adam onu başkası sanmıştı neyse ki. Demek ki adam onu tanıyana kadar vakti vardı. Daha doğrusu tanıyamayana kadar.
Duvarlarda bir sürü kitap, köşelerde ki komidinler de bir çiftin –farklı zamanlarda- fotoğrafları, bazılarında ise yanlarında gözlüklü, yuvarlak yüzü güleç bir delikanlı ile gülümsemeleri vardı. Sehpanın üzerinde adamın ilaçlarını gördü. Demans hastası idi yaşlı adam. Genelde demans hastalarının beyinleri, anıları tahrip eder. Her ne kadar keskin anılar sabit kalsa da yüzler yerini yenilerine bırakır. Elbette üzücü bir durum ama keşke başka çarem olsa diye düşündü. Nasıl olsa yarın hatırlamayacaktı, bir gün de olsa mutlu etmeye karar verdi o an.
- Uğur! Hava soğuk, ıhlamur kaynatıyorum. İçin ısınsın. Diye seslendi adam.
- Tamam baba… deyiverdi oda.
Uğur. Demek adı buydu fotoğraflarda ki delikanlının. Toz içinde kalmış kitaplıklara bakarken Albert Camus’un Yabancı adlı kitabını çekip aldı. Hayatının kontrolünü çevresinde ki insanlara kaptıran Meursault’u düşündü. Hepimiz öyle değil miydik biraz? O an yaşlı adam elinde iki kupa ile arkasında belirdi.
- Al iç bakalım evlat, için ısınsın. (elinde ki kitaba baktı sonra) annenin en sevdiklerinden.
- Teşekkür ederim baba… ee nasılsın? dedi aniden kendini akışa bırakarak. Adamın onu hala oğlu sanmasına şaşırarak birazda.
Kitabı T. S. Eliot ve James Joyce kitaplarının tam arasına sokup, kitaplığa bıraktı. Yaşlı adama döndüğünde oturduğu koltuktan kendisini incelerken buldu. O kanepeye geçerken, adam uzanıp üç kişilik bir fotoğraf aldı eline. Kadının yüzüne dokunup delikanlıya bakmadan;
- Nasıl olmalıyım ki? Eski fotoğraflar gibiyim, eksik. (gözlerini duvarda ki sahte Salvador Dali’ye sabitleyip devam etti) annenin adını Halide Edip Adıvar’ı çok seven deden koymuş, benim adımı da Münir Özkul hayranı olan babaannen. Annenle tek ortak noktamız buydu, sen doğana kadar. Bir ortak noktamız daha vardı artık. Sen doğunca da Özdemir Asaf’ı seven bizler onun adını verecektik sana. Sonra nedense Uğur koymak istedi annen. Uğur getirecektin bize.
Seni bulmaktan önce aramak isterim.
Seni sevmekten önce anlamak isterim.
Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,
Sana hep, hep yeniden başlamak isterim.
Çok severdi annen bu şiirini Asaf’ın. Henüz lisedeyken defterinden bir sayfa koparıp yazmış, elime tutuşturmuştu. Seni seviyorum denmezdi bizim zamanımızda. (bir şey dikkatini çekmiş olmalı ki kalkıp pencereye doğru yürüdü. Hüzünlü bir sessizliğin ardından karşı tarafta yanan bir ışığı gösterip). Zübeyde Hanım’ı hatırlıyorsun değil mi? Pencere kenarında bak yine. Oğlunu bekliyor. Büyük adam oldu oğlu. Çok büyük! Sen gittiğinde anneni o teselli etmişti. kızı Makbule ile sağolsunlar, hep yanında oldular. Ayşen Teyzen geldi sık sık, Ayşen Gruda. Hani arada geliyordu ama gülen yüzümüz, moral kaynağımız oluyordu.
Sen neler yaptın anlat bakalım? Nasıl gidiyor gazetecilik? Buradasın değil mi biraz, kalırsın birkaç gün?
- Yok izinli geldim, döneceğim sabaha hemen. (Fotoğraflarda ki gözlüklü delikanlı geldi aklına.) hem anlatsana biraz daha.
- Sen mi kurtaracaksın vatanı be oğlum, çalış çalış nereye kadar? Madem hepi topu bir gecemiz var. Söyle bakalım okudun mu gönderdiğimiz kitapları? Arif Nihat Asya, Fuzuli, Şair Nef’i, Neyzen Tevfik?
- Cemal Süreya okuyorum bu ara.
Dünyanın en güzel kadını oydu
Saçlarını tarasa baştan başa Rumeli
Otursa ama hiç oturmaz ki
Kan kadını rüzgardı atların
Hep andım ne yaşanır olduğunu… (Cemal Süreya)
- Hicran destanını kendinden oku,
Mecnun’dan duyup da rivayet etme.
Aşkın Leyla’sını gördünse söyle.
Söz temsili bulup hikayet etme. (Neyzen Tevfik) - Bak bu güzel öğüttü. İyi geldi gece gece. Baba ben müsaade istesem artık. Malum görev beklemez.
- Tabi oğlum. Zamansız geldin, zamansız gidiyorsun madem şunu da yanına al, okursun… balkondan ayakkabılarını almıştı ki raftan aldığı bir kitabı delikanlının eline tutuşturdu. Delikanlı elinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Ensitüsü kapıya yürürken ihtiyar koltuğa bıraktı kendini.
Peşinde karanlık tiplerin koştuğu gecenin sabahında, balkondan girdiği evin, kapısından çıkarken içeriden seslendi kendisini oğlu zanneden adam;
- Oğlum, binme arabana. Taksi ile git. Yoksa paran ben vereyim yeter ki binme o arabaya. Kulaklarımızı sağır etme yine gidişinle Uğur’um. Yürüyerek git ama binme o arabaya. Akşam geri gelme ama o arabayla da gitme oğlum.
Dönüp koltuğunda elinde bir gazete parçası ile ağlayan adama baktı. Elinden alıp habere baktı.“24 Ocak 1993 –Uğur Mumcu’ya bombalı suikast. Ünlü Gazeteci aracına konulan bomba ile….”
Eğilip adamın yanaklarını sildi.
- Yürüyerek giderim baba. Akşama da gelirken birkaç kitap alırım. Şiir okuruz, eskileri anarız. Çökse de en karanlığı gecenin bir yol bulur aydınlatırız… yeter ki sen ağlama.
Kapıyı açıp sokağa attı kendini. Gözlerinden yaşlar süzülürken kulaklarına yine nereden geldiği belli olmayan bir müzik Safiye Ayla’nın sesinden ona eşlik ediyordu;
“çile bülbülüm çile…”
Bu kurgu hikayede adı geçen ve geçen farklı senelerin birbirinden soğuk ocak günlerinde kaybettiğimiz, Atamızın annesi Zübeyde Hanım ve kardeşi Makbule Atadan ile değerli sinema ve tiyatro oyuncularımız; Müniz Özkul, Ayşen Gruda, sesleri ile kulaklarımızda ve gönüllerimizde yer eden; Safiye Ayla ve Kıvırcık Ali, edebiyat dünyamızın sönmeyen ışıkları; Arif Nihat Asya, Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edip Adıvar, Özdemir Asaf, Neyzen Tevfik, Şair Nef’i, Cemal Süreya, Albert Camus, T. S. Eliot, James Joyce, son olarak kıymetli gazetececi Uğur Mumcu’yu ve adını burada anmamış olsakta belleğimizdeki yeri asla silinmeyecek olan nicelerine hürmet ve özlemle…
Kimsizlik Dergi – Ocak 2020 sayısından…