Sinan Abi…
Bizim orada bir park vardı biz küçükken. Sonra üzerinden elektrik telleri, altından da metro geçirip yıktılar çocukluğumuzu. Ankara Sincanda yaşayanlar bilir; meşhur Olof Palme parkı. Yeşil çardaklar arasında oturan aileler, geç saatlere kadar voleybol topu ile futbol oynadığımız tel örgülerle çevrili basketbol sahası ve bir süre sonra mahallemizin ağzı ile içenlerine terk edilen birkaç basamaktan oluşan açık hava tiyatrosu.
İki tür abiler vardı o zamanlar mahallede. Bir gece gelip parkda bira içenler bi de sporla uğraşan daha havalı tayfa -ki onlar daha havalıydı- Sinan abi işte o tayfadandı. Mahalle kavgalarında falan efsaneleri dolaşırdı o zamanlar. Kavga ederken görmedik ama o ihtimal bile yetiyordu çocuk aklımızla. Vay efendim “dört kişiyi tek yumrukta yıkmış” yok efendim “Mustafa, Alparslan, İlkin ve Sinan abiler bir girmişler kalabalığın ortasına, yumruk bile yememişler, otuz kişiyi dövmüşler” falan. Saygı zaten diz boyu saydığım isimlere. Kaldı ki, ne zaman görsem parkta arkadaşlarıyla oturur kahkahalar atarlardı bu tayfa.
Bir gün benden yaşça büyük birinden çok sağlam dayak yemiş eve geliyordum. Sinirden elim ayağım titriyordu. Parkın içinden geçerken üzerimi toparlayıp gözyaşlarımı sildim. Sinirdende olsa ağladığım belli olmasın diye de başımı öne eğdim. O malum çardaklardan geçerken -etrafı alıç gibi çalılarla kaplı olurdu, dışardan pek görünmezdi- Sinan abilerin orda olduğunu fatketmedim bile.
- Şişş! Küçük, bak bakiim bi” dedi birisi.
Yada bana öyle geldi ama alınmadım üzerime, başka dertlerim vardı o an. Sonra bir daha seslendi tanıdık bir ses. Dönüp baktığımda oturduğu yerden kalkıp bana doğru gelen Sinan abiyi gördüm. Arkadaşları da meraklı gözlerle bizi izliyordu şimdi. Genelde böyle durumlarda içimden, Sinan abi’ye söyleyeyim gitsin dövsün onları! demek geçerdi. Ama biz erkeklik mi ergenlik mi bilmem de, pek abileri karıştırmazdık kavgalarımıza, gururumuzdan elbette. Şimdi ise o şehir efsanelerine dönmüş kavgaların adamı gülümseyerek bana gelirken içimden sadece ” Ah” dedim, “ne vardı senin gibi vurduğum yerden kemik sesi getirsem”.
Yanıma geldiğinde eğdim başımı biraz daha. Sinan abi beni görmüş merak etmişti işte.
- Ne oldu?” Dedi. Bir şey diyemedim. Çünkü dediğim gibi, gururlu çocuklardık biz, pek abileri karıştırmazdık kavgalarımıza.
Baktı çenemi kaldırıp gözümün içine. Tutamadım bıraktım bende Sinan abinin çenemi tutan avuç içine gözyaşlarımı o an.
- Abi keşke senin kadar güçlü olsam dayak yemesem, yumruklarımla kırsam ağızlarını” dedim, güldü.
- Ağızlarını kırınca düzelecek misin peki?
- Düzelmeme gerek kalmayacak ki, onlar düşünsün orasını. Sen dayak yemiyorsun ki hem nereden bileceksin?
- Bak bakiyim yüzüme…
Kaldırdım kafamı yeniden ama o eğilmişti şimdi önümde. Kol yenlerime sildiğim yüzüm, tam önündeydi şimdi.
- Beni neden kimse dövemiyor biliyor musun? Çünkü ben kavga etmiyorum kimse ile.
- Ama abi sen…
- O ayrı, ben sporcuyum, hem o zaman da yumruklarımı da başımı da hiç eğmiyorum. Sende eğme. Kaldır bakalım yumruklarını.
Bu komutla beraber avuç içlerini kaldırıp yumruk atmamı ister gibi pozisyon aldı karşımda. Ben önce güçsüz sonra daha sert vurmaya çalıştıkça da neşelendim, geçti hırsım birden. Az evvel ağlayan ben, şimdi kahkahalarla Sinan abinin avuç içerini yumrukluyordum. O da arada kaçırıp ellerini saçımı dağıtıyordu, ben savunma yapmaya çalışırken.
- Şimdi doğru eve gidiyorsun, elini yüzünü yıkıyorsun. Bir daha kavga ettiğini duyarsam kırarım bacaklarını. Tek kavgan adam olmak olsun. Hadi bakiyim, marş marş!
- Tamam abi…
Gözyaşları ile ıslanmış yüzümde aptal bir gülümseme ile çıktım parktan. O günden sonra da bir daha sokakta kavgaya karışmadım. Çünkü bir daha kavga edersem, bakamazdım mahallemizin abisi, dokuz kez Türkiye, bir defa Avrupa Gençler ve bir defa da Dünya Süper Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olmuş Sinan abi’nin yüzüne.
Yıllar sonra bir gazetede okumuştum vefatının haberini. Hastanede bir fotoğrafı ile birlikte. Hemen internetten dünya şampiyonu olduğu maç sonrası çekilen fotoğrafını açıp ona baktım uzun uzun. Çünkü küçük bir çocukken gözyaşımı silen Sinan Şamil SAM’ı hastane fotoğrafları ile değil, tüm heybeti ile arkasında Türk Bayrağı, elinde altın kemer ile hatırlamak en güzeli idi…