KADIN
01.15 – Ankara
Işıl ışıl caddelerde eğlenilen gecenin ardından, şehrin kuytusunda kalmış evine dönmek, bu saatte ve karanlıkta yürüdü, biraz korkarak ve birazda yorgun. Kapkara gece içinde onlarca güve, sinek ve yarasaya ve dahi çeşit çeşit kan emiciye rağmen can çekişen ışığın altında soluklandı biraz. Tutunduğu dizlerine toplanan eteğini çekiştirdi.
–öyle ya; mini etek giymeseymiş-
Karanlığa –etrafında ki onca parazite rağmen- direnen sokak lambasının, sararmış ışığına baktı kafasını kaldırıp, derin bir nefes aldı ve davrandı belli belirsiz seçilen, önünde uzanan yokuşa doğru. Ya dizlerine güvenecekti ya nefesine. Birazdan sığınacaktı evinin ve kilitli kapısını güvencesine. Yokuşa doğru yürüdü, bu bitince diğerinin başlayacağını bilse de. Sıklaşan nefesi ve yanmaya başlayan kaslarını düşünmemeye çalışarak direndi kendine. Arkasında yürüyen gölgeyi fark etmeden.
Bir adım sonra, bir adım daha.
04.19 – Bursa
İçinde kaybedilecek savaşı, yarım masalı kalmamış herkes gibi bıraktı ayaklarını kendi hallerine. Nereye gideceğini bilmeyenin ne işi olurdu yolla? Sadece kapıyı çekip çıkmıştı, nereye, nasıl ve ne için gideceğini bilmeden. Kısa kolları yüzünden soğukla başa çıkamıyordu üzerinde ki incecik bluz. Tedbirsiz, hazırlıksız kapatmıştı kapıyı yüzüne, üzerine çevrilen öfkenin. Ya üşüyecekti ya da…
Şehrin yüksek yerlerinde çekilmiş fotoğraflar hatırlıyordu, eski anılarının içinden seçtiği bir iki tanesinde. Işıl ışıldı sokaklar tam tersine bu gecenin. Yüksek bir yer bulmak geldi aklına birden. Bir uçurum olur, bir köprü. Hani düştüğünde hayatta kalamayacağın kadar yüksek bir yer. Çocukluğunun korkuları depreşti kafasının içinde. Kendi kendine çalıştı ayaklarına hükmeden dümen ve serçe kadar yüreği hızlandı. Artık adımları yeryüzünde, kalbi göğüs kafesinde çırpınıyor çünkü nereye gideceğini biliyordu. Kimsenin onu göremeyeceği, kimsenin o saatte orada olmayacağı sokaklar seçti güzergâh olarak.
–öyle ya, o saatte orada ne işi varmış?-
Bir nefeste çıktı yaşamanın, insan olmanın, çocukluğunu yaşamadan kadın olmaya zorlanmanın zirvesine. İti uğursuzun insafına bırakmayacaktı hayatını. Zira hayat en yüksek makamdı ve tamda oradan atlayacaktı!
Bir adım, sonra bir adım daha…
06.34 – İstanbul
Okula giden çocukları seyrederdi bu saatlerde. Günün daha başı olmasına rağmen neden bu kadar yorgun ve isteksiz göründüklerini hiç anlamadan seyrediyordu onları. Hâlbuki ilk kırmızı kurdele onundu o okurken, herkes ten önce kalkar koşarak giderdi hem okula. Binlerce yıl önceydi sanki ama gerçekti. Koşar adım eve gelip defterini kitabını açtığı bir akşamdı, binlerce yıl önce bir akşam. Ne yapacaksın okuyup? Dedi babası, Kız kısmısının okumasına gerek yok! Dedi anası. Başlık parası, gelin kınası ve bir türlü rahme düşmeyen erkek evladı derken sonrası; koca dayağı!
–öyle ya, çayı o kadar açık koymasaymış-
Oysa evlilik denince pencere kenarında menekşeler düşlerdi küçükken ve kim bilir ne güzel kokar diye düşünürdü evin o köşesi. Ki şimdilerde evin hangi köşesine baksa daha çok korkuyordu evlilikten. Yüksek apartmanların arasından gösterirken kendisini sabahın ilk ışıkları, uzaklaşan kocasının arkasından baktı uzun uzun. Babasından dört yaş daha küçük olmasına rağmen, ondan daha fazla döven kocasının arkasından. Çeyizi ile getirdiği ekmek bıçağını, her akşam çöplerini attığı kutuya atan kocasının. Uzanıp tutamayacağı pencere koluna baktı. Hani açsa bağırsa duyardı birisi ama –kan kaybından olacak- kalkamadı, gittikçe ağırlaşan bedenini kaldırıp. Nasılsa bu kadar aktığı yeterdi, birazdan dururdu bu kan. Kalkar açardı pencereyi, bağırırdı birilerine, birileri sesi duysun diye. Sadece bir adım atmıştı ki direnemedi yer çekimine. Şimdi bedenine yayılan huzura bırakmalıydı kendini. Sonra kalkardı cama, pencereye…
Bir adım daha ama daha sonra…
13.25 – Erzurum
Ne çok şey vardı yaşanacak ve hayali kurulacak. Hâlbuki hayat plan yapmak için çok uzun, gerçekleştirmek için çok kısa.
Özenle ve sayısız denemeden sonra çekindiği ve sonunda birisini beğendiği fotoğrafına bakıp gülümsediğini anımsadı. Çok daha güzeldi oysa bir uygulamanın eklentilerinden ve hiçbir kamera yakalayamazdı gözlerinde ki ışıltıyı. O kadar çözünürlük henüz keşfedilmemişti ki, nasıl çıksın fotoğrafta öğretmen ya da balerin olmak, gezgin ya da anne olmak hayali ile parlayan gözlerinin parıltısı? Binlerce yıldıza kapanıyormuş gibi göz kapakları. Ama kıskandı o bakışları yüreğine sığdıramadığı delikanlı.
-öyle ya, o kadar davetkâr bakmasaymış-
Ondan başkasının elinde hayal bile edemediği ellerini koydu, hala barut kokan yarasına. Avuçlarından akarken henüz kurmaya bile vakit bulamadığı hayalleri, bastırdı biraz daha. Yabani hayvanlardan korunmak için imal edilen pompalı tüfeğin, bir yabaninin –ki buna hayvan demekte haksızlık hayvanlara- eline geçmiş haliydi bu. Adına aşk, kıskançlık ya da ne dersen de ki kulak memesi gibi bahane dediğin. Adının sonuna onun soyadını koyup kurduğu düşlere kızıp söylendi sıktığı dişlerinin arasından, kalkabilirsem ayağa dedi, kendi soyadım sadece;
Adım, daha sonra…
15.36 – Antalya
Kaldırdı yorgun parmaklarını klavyeden. Haftalardır kimsenin içinden çıkamadığı raporu bitirmişti işte. Sırtında ki duvara astığı iki diplomanın hakkını vermiş olmanın biraz buruk olsa da gururu ile yaslandı geriye. Buruktu çünkü üç dil biliyordu, normal hayatında kendini ifade ettiği dil haricinde ve hiçbir dil ya da tahsil ile anlatamıyordu derdini. En zor anlaşmalarda, toplantılarda, iş dünyasının savaşlarına girmekten korkmadığı zaman oturduğunda masaya, karşısında ki şartlara değil, dekoltesine bakıyordu. Neyi başarsa güzel olduğu içindi ve her hatası kadın olmasından kaynaklanıyordu. Taciz ve mobing ise cabası…
-öyle ya, elinin hamuruyla ne işi varmış-
Herkesin bir MobyDick’i vardı, bir beyaz balinası. Bunca köpek balığı içinde, delik sandal ve kırık kürekle sürüklendiği okyanusta onun tek derdi kariyeri idi. Çünkü başka şansı yoktu arkadaşım. Adının önünde bir unvan olmalıydı ayakta durabilmek adına. Müdüre hanım ya da doktor, hâkime hanım ya da avukat. Bir unvan şarttı.
Adı? Daha sonra…
20.00 – Türkiye’de her hangi bir yer…
Akşam haberlerinde spiker Bir Kadın Cinayeti Daha diyecek önce, sonra katilin adını, mesleğini, öldürme sebebini söyleyecek hatta belki savunmasını bile yapacak. Dolmuşta en sona kaldığı için kadını suçlayacak birileri bir yerlerde, boşanma davası açmanın kadının işi olup olmadığını konuşacaklar, kadına kadınlığın ne olduğunu bile anlatacak bazı ERKEK(!)’ler.
-öyle ya, o kadar erkeğin içinde ne işi varmış-
-öyle ya, kadın başına ne işi varmış orada-
-öyle ya, evinin kadını, çocuklarının anası olsaymış oda-
Kanalı değiştirmeden önce –adını öğrendiğimiz- katilin arkasından atıp tutacağız. İdam isteyeceğiz, sanki katili öldürmek, katillerin sayısını değiştirecekmiş gibi, sanki şiddet şiddetin çaresiymiş gibi. İki ya da üç harften fazlası geçmeyecek hiçbir haberde kadına dair. Cümle ya da kelime değil. Harf…
Adı… Hiçbir zaman.
Bu satırlar, 2019 yılı şubat ayında katledilen ve isimleri katillerinin isimleri ya da katledilenlerin sayısı kadar anılmayan kadınlara atfedilmiştir.
Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi! (Tezer Özlü)