YÜZÜK PARMAĞI HARİÇ
01.10.2008
Kaldırımlarda uçuşan yapraklar ve sürekli saçlarını dağıtan rüzgâra aldırmadan hızlandı. Tedirgin adımları, topuklu ayakkabılarından duvarlara aksediyordu. Omzunun üzerinden bakınca onu yeniden gördü, hala peşindeydi. Onu ilk kez dün fark etmişti. Dersini bitirmiş çantasını toplarken, okulun önündeki büfede dikilmiş telefonla konuşuyordu. İlk başta normal gelebilir ama gözlerini ayırmadan pencerenize tanımadığınız birinin uzun uzun baktığını fark etmek, insanı biraz işkillendirebiliyor. Özellikle ülkede artan kadın cinayetleri, iyiden iyiye bilinçaltına yer etmiş ve şimdi bu yabancının karanlık bakışları ile birleşince de onu korkutmaya başlamıştı. Bu akşam çıkışta yine onu –üstelik aynı kıyafetler ile- görmüş, önce rastlantı zannetse de, yirmi dakikadır peşinden gelmesi onu korkutmuştu. Kuruntu yaptığını düşünmüştü aslında. Genç ve güzel bir kadın sayılırdı Aydan. Belki bu delikanlı onunla tanışmak istemişti. Her medeni erkek gibi gelip şansını dener, Aydan da nişanlı olduğunu söyleyip bu teklifi kibarca reddeder ve herkes yoluna gider diye düşünüp ana caddeye çıkarken biraz yavaşlamış, kendisine yetişebilmesi için fırsatta vermişti. Fakat adamda yavaşlamıştı. Şimdi ise evine giden en kestirme sokağın tenhasında hızlı adımlarına ayak uydurmuş ve onu takip eden birisi varken kalbinin gümbürtüsünü ve içinde yükselen çığlık atma dürtüsünü bastırmaya çalışıyordu.
Kendi apartmanının kapısını gördüğünde rahatladı. Neredeyse koşarak attı kendini içeriye. Merdivenleri nasıl çıktı, kapısını nasıl açıp içeri girdi bilmiyordu ama çok rahatlamış hissediyordu kendisini. Korkudan ışıkları açamadı, hatta bir ara kafasını kapıya dayayıp merdivenlerde bir ayak sesi var mı diye dinledi; ses yoktu. Sırtını kapıya dayayıp rahatlamanın da getirdiği güvenle kendi korkaklığına gülümseyerek ışığı açtı. Nefesini toparladıktan sonra da pikaba bir plak koyup su ısıtıcısını çalıştırdı. Üzerindeki kıyafetlerden kurtulmak istedi. Terden yapış yapış olmuştu. Odasına girerken adımlarını Roy Orbison’un Pretty Woman’ına uydurmaya çalışıyordu.
İkinci katta yanan ışığı görünce, dün kestiremediği daireyi bugün tespit etmiş oldu. Pencerelere tırmanabilirdi fakat önü açık sokakta fark edilmesi çok kolay olur diye düşünerek bu düşünceyi uzaklaştırdı kafasından. O pencereye dalmış plan yaparken yaklaşan adımları fark etmedi. Yaşlıca bir kadın, köpeğini gezdiriyordu sadece ama hırlayan köpeğin çıldırmış hali ile sıyrıldı planlarından. Kadın, köpeği sakinleştirmeye çalışırken bir iki damla ter süzüldü şakaklarından. Elleri titremeye ve çenesi seğirmeye başlamıştı işte. Nihayet köpek ve kadın uzaklaşınca cebinden ilaç şişesini çıkarıp bir tane aldı. Kimyasal, yavaş yavaş etkisini gösterirken vücuduna yayılan rahatlamanın tadını çıkardı. Cebinden küçük bir çanta çıkardı. Maymuncuk setini kontrol edip karşıdaki apartmana doğru ilk adımını attı. Titremesi iyice geçmişti şimdi. Yavaş yavaş merdivenleri çıkarken izlediği videodan nasıl yapıldığını hatırlamaya çalıştı. İlk defa kullanacaktı bu aleti. Fazla ses çıkarmadan ve hızlı bir şekilde açması gerekiyordu kapıyı. Kapının önüne geldiğinde ise gülümseme yayılan yanaklarını tokatlayıp, koridorda dans etmek istedi.
- Bak burada ne varmış?
- Aptal kadın, bizi bekliyormuş gibi değil mi?
- Şişş sessiz ol… Tadını çıkaralım.
Aydan, kahvesini almış ders notlarını düzenlemek için çantasını boşaltırken bir tıkırtı duydu. Kapısı mı açılmıştı? Hızla çantasının ön gözünü açtı, yoktu! Sonra,odanın girişindeki sehpanın üzerine baktı. Adet edinmişti, eve girince ya çantasına yeniden koyar ya da o sehpanın üzerine atardı. Ama hayır! Evin anahtarı ikisinde de değildi. Korkudan kapının üzerinde unutmuştu.
İlk adımını hızlıca atıp kapıyı kapattı arkasından, sonra müzik sesini duyup ona doğru ilerledi. Kadın, onu görünce çığlık atmak için ağzını açarken o, pikabın sesini iyice açtı. Hızla suratına doğru gelen kültablasını savuşturup bir atlayışta kanepeyi geçti ve kadının ağzını kapattı. Kadın, nefes alabilmek için çırpınırkeno, şarkıya bıraktı kendisini. Son titremelerden sonra, kadını dikkatlice kanepe yatırıp nefesini ve nabzını kontrol etti. Ölmüştü. O engelleyemediği tik, yeniden geldi. Eli titremiyordu ama çenesinin seğirmesinide engelleyemiyordu şimdi.
- İlaç almalısın bence.
- Hayır, daha yeni aldım.
- Sen bilirsin ama ihtiyacın var. Haline bak.
- Ne varmış halimde?
- Daha önce hiç birini öldürmedin ve bok gibi görünüyorsun. Bence rahatlamaya ihtiyacın var.
- Haklı olabilirsin ama sus şimdi. Kolaylaştırmıyorsun.
Çetin ve Cabir, apartmanın önünde sigaralarını içerken Özlem geldi yanlarına :
- Osman abi, Cabir abi. Günaydın.
- Günaydın komiserim. Savcı bey yukarıda, sizi bekliyordu.
- Nedir, ne olmuş burada?
- Komiserim, Aydan Akıncı. Öğretmen. Boğularak öldürülmüş ama sonra ortalık kan gölü olmuş. Yakup, sizi bilgilendirecek yukarıda. Nişanlısı yukarıda, onunla konuştuk. Tehdit ya da hasım kimse yok. Kendi halinde, sevilen bir öğretmen. Yedi sekiz ay önce nişanlanmışlar.
- Hırsızlık mı?
- Kızın tek taşından başka, eksik yok komiserim. Kolyeler, bilezikler, daha kıymetli ziynetler duruyor. Yüzüğün fotoğraflarını şehirdeki kuyumculara yolladık. Satmaya çalışırsa diye hazırlıklıyız.
- Tek taş mı?
- Evet komiserim, dedi; sararmış suratı ve kızarmış gözleri ile Cabir. Nişanlısı fark etti. Katil, yüzüğü alıp yerine ip bağlamış.
- Neyi unutturmamaya çalışıyor acaba?
- Efendim?
- Önemli bir şey değil. Eskiden bir şeyi unutmamak için eline ip bağlardı insanlar. Öyle geçti aklımdan, önemli bir şey değil. Ben çıkıp savcı bey ile görüşeyim, Yakup’a da bakayım. Var mı başka bir şey?
- Komiserim, umarım yemek yememişsinizdir? Zira, yukarıda görecekleriniz midenizi alt üst edecek!
- O kadar kötü ha?
- Çok daha kötü!
Masasında sakinleşmeye çalışan Özlem,dört gündür gördüğü manzaranın şokunu atlatamamıştı. Parçalanmış bir beden ve eksik parmaklar, kanını dondurmuştu. Olay yeri incelemeden Yakup’un raporunu okuyordu şimdi. Kadının sekiz parmağı kesilmişti fakat olay yerinde sadece altı parmak bulmuşlardı. Üstelik çöp boşaltılmıştı. Muhtemelen katil, diğer iki parmağı önce çöpe atmış sonrada yanında götürmeye karar vermişti. Bir haftadır karakol polislerinin de yardımı ile civardaki çöp kutularında eksik parmaklar aranıyordu. Kadının sadece yüzük parmakları yerindeydi ve tek taşının takılı olduğu parmağında bir ip vardı. İpten herhangi bir şey çıkmamıştı ve evin geri kalanında da ne parmak izi ne bir kalıntı. Ceset üzerinde de adli tıp bir şey bulamamıştı. Özenli ama acemi kesikler, muhtemelen keskin bir et bıçağı ile açılmıştı. Cabir, kadının okulundaki herkesi sorgulamışsa da garip bir şey bulamamıştı. Ne kıskanç bir meslektaş nede öfkeli bir veli. Komşularda bir ara yükselen müzik sesi harici bir şey duymamışlardı. Hem kapıda da bir zorlama yoktu. Fırlatılmış bir kül tablası dışında –ceset ve içinde yattığı kan gölünü saymazsak- evde bir dağınıklık da yoktu. Önce nişanlısından şüphelenmişlerdi fakat delikanlı, o saatlerde arkadaşları ve ailesi ile bir mevlitte lokum yiyip şerbet içiyordu. Sonra, sadakatsiz nişanlı senaryosu üzerinde durdular ama kızın ne telefonunda ne de diğer kayıtlarda bununla ilgili bir ize rastlamamışlardı. Cep telefonunu çıkarıp rehbere girdi. Ç harfine gelince durdu biraz. Derin bir nefes alıp arama simgesine dokundu. İkinci çalışta açıldı.
- Amirim nasılsınız?
- İyiyim kızım sen nasılsın?
- Sağ olun amirim. Sizi bekliyoruz dört gözle.
- Öğretmen cinayeti mi?
- Evet amirim, çıkamıyoruz işin içinden. Size ne kadar ihtiyacım var bilemezsiniz.
- Durumu biliyorsun kızım. Bende yanınızda olup destek olmak isterdim ama sarhoşluğumun bedelini ödüyorum şu an. Mahkeme sonuçlanana kadar ancak böyle destek olabilirim.
- Kadın,şikâyetini geri alacakmış? Doğru mu?
- Alacak ama ben istemiyorum, aslına bakarsan. İçip içip bir kadına vurdum Özlem. Kadın beni affetse ne olur? İçim içimi yiyor. Affedemiyorum kendimi, eşimin yüzüne bakamıyorum.
- Yaptığınız doğru demiyorum ama, “ Kendisini affetmeyen birinin, her suçu affedilir.” demiş Konfüçyüs. Siz, iyi bir aile babası ve iyi bir insansınız. Bir anlık sarhoşluğun bunu mahvetmesine izin vermeyin.
- Sağ ol, kızım. Savcı ile konuştum, ay sonunda göreve dönebileceğimi söyledi. Çok istedim bana bir ceza verin diye, ‘’ kanun, öyle işlemiyor.’’ dedi. Hâlbuki kadına vurduğum elimi kesseler, inan gık demezdim.
- Biliyorum amirim, eminim kadıncağızda yaşadıklarına üzülmüştür ama oda sizin bir anlık gafletinizi anlayışla karşılayacak kadar yüksek gönüllüymüş.
- Hata benim, ben üzerine gittim demiş. Gerçektende öyle, ama yine de karşımdakinin bir kadın olduğunu unutmuş olmam düşüncesi tiksindiriyor kendimden. O yüzden bu öğretmen kızın katilini, bulmak zorundayız kızım. Benim için izzet-i nefis meselesi bu dosya.
O sırada Özlem’in yanağındaki telefon titredi, ekrana bakınca Cabir’in adını gördü:
- Hep birlikte yakalayacağız amirim. Şimdi kapatmam lazım, Cabir ağabey arıyor. Görüşmek üzere.
Görüşmeyi sonlandırıp beklemedeki Cabir’i cevapladı:
- Efendim abi?
- Komiserim, evcil hayvan parkındayız Gökben’le beraber. Katilimiz, yine yaptı amirim.
- Geliyorum hemen!
Kimsecikler yokken şimdi tam sırası diye düşündü. Saklandığı köşeden hızla çıkıp bir vuruşta devirdi, fazlada iri olmayan adamı. Hemen koltuk altlarından tutup barakaların arasına çekti bedeni. Sonra geri dönüp adamı bayıltmak için kullandığı tırmık ile sürükleme izlerini düzeltti. Neyseki yere fazla bir kan akmamıştı. Kıyafetleri ise o kadar şanslı değildi. Bunu sonra hallederim diye düşündü. Şimdi, açılmış yaradan kan akıyordu yere ama burada akacak olanlar o kadar da önemli değildi, hatta gerekliydi bile. Küçük çantasından plastik önlüğünü ve yüzünü kapatan şeffaf maskesini çıkardı. Sonra, en alttaki satırı ve ince bıçağını aldı. Bir vuruşta adamın az evvel çatlattığı kafatasını ikiye böldü. Bu kadar güçlü olduğuna mı yoksa adamın kafatasının bu kadar kolay kırılabildiğine mi şaşıracağını bilemedi. Keyifle -neredeyse ıslık çalacaktı- açılan yarayı genişletip, adamın pembe gri beynini gördü. Midesi kalktı:
- Yine kusmayacaksın değil mi?
- Söyledim sana, ben vejataryenim. Kolay mı sanıyorsun et yemek benim için? Üstelik bir insanın iki parmağını yedim ben. Tabiki kusacağım.
- Çöpe kadar iyi yetiştin ama, tebrikler. Ama bu sefer kusayım deme sakın.
- Keser misin sesini? Birileri gelecek diye ödüm kopuyor zaten.
- Bugün burası kapalı, bir iki bekçi hariç kimse yok. Onlarında kapalı parkta gezmek isteyeceklerini sanmıyorum.
- Peki kameralar?
- Burada bizi kimse göremez.
İnce ve sivri bıçağı eline alıp et parçasını dışarı çıkardı. Özenle serdiği küçük muşambaya koydu. Sonrada cesedi kenara bıraktı. Tırmıkla vurduğunda mı yoksa satırla mı öldüğünü kestiremiyordu adamın ama şu an başka bir şeye, kendisi için çok daha zor bir şeye konsantre olmalıydı. Çantasına uzanıp portatif pürmüzü çıkardı ve bir iki kez tutuşması için tetiğine bastı. Normalde tabaktaki yemeğin üzerini kızartmak için kullanılan bu küçük kaynak makinesi benzeri aleti, aldığından beri kullanmak için sabırsızlanıyordu. Muşamba üzerindeki beyinden birkaç parça kesip yaydı. Büyük parçayı kenara çekip, ufak olanları pürmüzlekızartmaya başladı. Çömelmekten dizleri ağrımıştı. Oturuşunu değiştirip biraz daha ateşe tuttu parçaları. Şimdi görüntü biraz daha tahammül edilebilirdi onun için. Çantasının ön cebinden kamp çakısını çıkarıp, çatalını açtı. Çatalın ucu ile bir parçayı ağzına attığında, tadının o kadar kötü olmadığını fark etti. Bir vejataryen için büyük gelişme, dedi kendi kendine. Asla bir hayvan ürünü yiyemezdi ama buna tahammül edebiliyordu şu an. Lokmasını çiğnerken sırtını barakaya verip, dizlerini rahatlattı. Ayağı ile cesedi dürtüp:
- İnsan biraz okur! Bu ne gevrek, bu ne tatsız bir beyin böyle?
- Ölmüş adama saygın olsun biraz.
- Görüyorum saygıyı, ağzının içinde. Akşam adamın tüm tahsil hayatını sıçarken de hatırlat saygıyı olur mu bana?
- Yan lobu mu bu çiğnediğim? Hımm.. Hakikaten, eğitimini yiyorum adamın.
Midesinin bulanmamasına şaşırarak birkaç parça daha attı ağzına. Sonra çantasını topladı. Önlüğünü ve maskesini çıkarıp, çakı ve pürmüzleberaber tıktı çantaya. Üzerindeki gömleğin düğmelerini özenle açıp,onu da diğerlerinin yanına koydu. Şimdi, siyah tişörtünde kurumuş kanın belli olmayan lekeleri ile kimseye görünmeden uzaklaşmak kalmıştı. Bekçileri kontrol edip fırladı, saklandığı köşeden.
- Aferin öğreniyorsun bu işi.
- Şiişş sessiz ol. Birisi bizi duyabilir.
Eğreti demir kapıdan görevliye kimliğini gösterip içeriye daldı neredeyse koşarak. Onu karşılamaya gelen Osman’ın yönlendirmesi ile olay yerine vardığında, manzara yine tokat gibi vurdu yüzüne. Bir yandan mesleği gereği buna alışması, diğer yandan insan kalabilmek adına bu manzaralar karşısında midesinin bulanmasına sevinmesi gerekiyordu. Yine kan gölü ortasında yatan bir beden vardı ama bu kez midesini bulandıran, kenarda bir parça muşamba üzerinde vücuttan ayrılmış ve parçalara ayrılmış beyindi. Cabir, Yakup ile konuşurken fark etti komiserini. Birlikte yanına geldiler hemen:
- Savcı bey burada mı?
- Az evvel ambulansa binip gitti. Sanırım koku yüzünden fenalaştı.
- Allah Allah, güçlü adamdır ama.
- Valla anlamadık komiserim bizde.
- Neyse, ben arar geçmiş olsun derim o arada da öğrenirim neyi varmış. Biz işimize bakalım, ne diyorsun? Aynı kişi mi?
- Aslında emin değiliz komiserim, dedi Yakup’u da işaret ederek. Parmaklar ve alyans duruyor. Ama ip yine var.
Tuttuğu nefesi bıraktı ve,
- Anlatın bakalım, ne buldunuz?
- Komiserim, Bekir Kırboğa. Buraya düzenli aralıklarla gelip çalışıyormuş. Hayvanları inceleyip raporlayan bir gönüllü. Büyükşehir Belediyesi’nin destekleyip finanse ettiği,hayvansever ekiplerden. Başına aldığı tırmık ile vurulmuş. Üzerinde kan izleri vardı.
- Ayrıca, beyni neredeyse özenle çıkarılmış ve parçalara ayrılmış. Periyatel lobu-ki yan lob olarak da bilinir- tamamen parçalanmış. Hafıza alanı ve üç boyutlu tasarım yapan kısmı,beynin. Eğitim, okuma-yazma, ezber vesaire. Detaylarla sizi sıkmayayım. Ayrıca… Derken sözü yarım kaldı.
- Gören duyan var mı? , diye Cabir’e dönüp sözünü kesti Özlem. Sanki yeterince canı sıkılmamış gibi.
- Yok amirim, devriye atan güvenlikçiler bulmuş. Hemen bizi aramışlar.
- Kameralar? Güvenlik kameraları var, çoğu yerde.
- Kör nokta komiserim, izledik kayıtları. Bir yerden sonra görüş alanından çıkıyor maktul. Barakaların olduğu tarafta ise kamera yok. Giren çıkan kişileri kontrol ediyoruz ama bir şey çıkacağını sanmam. Pek korunaklı bir yer değil. Elini kolunu sallayan, girebiliyor içeriye.
- Komiserim, bir şey daha var.
- Nedir Yakup?
- Adamın beynini sadece çıkarıp parçalamamış. Bazı kızartılmış parçalar bulduk. Emin değilim ama laboratuvarda eksik parça var mı diye bakacağız.
- Bir adamın beynini çıkarıp kızartmak mı? Nasıl bir yer oluyorsun sen dünya!Tamam,sağ olasın Yakup. Cabir abi, adamı detaylı bir araştırın. Gökben ve Osman abiyi evine yolla. Ailesi var mı kimdir nedir bir baksınlar. Sende adli tabip, teknik takip işlerine bakıver lütfen. Kimle görüşmüş, hasmı hısmı kim öğrenelim. Ayrıca iki cinayet arasında ipten başka bir bağlantı var mı, bakalım.
- Tamam komiserim. Bence, aynı adam ama.
- Neden öyle düşündün, ip yüzünden mi?
- Komiserim Yakup’a göre, ip aynı ip. Hem o var hem de hırsızlık bulgusuna rastlamadık. Cüzdanve telefon duruyor.
- Şimdilik dosyaları ayrı tutalım. Parmağına ip bağlayanları öldürüyor olamaz. Eğer ip aynı çıkarsa o zaman birleştirelim. Aynı değilse tesadüf der, ayrı ayrı inceleriz. Diğerlerini organize et, ben hazır evine yakınken Çetin amirime uğrayacağım.
- Anlaşıldı komiserim, selamlarımızı iletin.
- Bir şey bulursanız arayın beni. Şubede görüşürüz. Kolay gelsin Yakup.
- Sağolun Komiserim.
Arabasına bindiğinde çantasındaki paketten bir sigara çıkardı ve o karmaşada aramaya üşendiğinden, aracın çakmağına bastı. Etrafında, devam eden hayatı izledi bir süre. Az evvel burada birisi öldürülmüştü ve her ne kadar evlere uzak da, olsa gelip geçen insanların her şeyden habersiz hareketlerine daldı. Göz ucu ile akan trafiği ve direkleri inceledi. Bir mobese, şu an işini çok kolaylaştırırdı. Çakmağın sesi ile incelemesi yarım kaldı. Uzanıp yuvasından aldı ve sigarasını tutuştururken kül, düşüp kıyafetini yakmasın diye öne eğildi bir anlık refleks ile. Çakmağı tekrar yuvasına koyup, indi araçtan. Kapıya yaslanıp sigarasının tadını çıkardı. Bir yandan da etrafta kamera arıyordu. Atmya da benzinlik, herhangi bir güvenlik kamerası. Sigarasını yere atıp ezerken, hayal kırıklığı ile kapıyı açıp bindi. Kontağı çevirirken acaba eli boş gitmesi ayıp olur mu diye düşünüyordu, amirinin evine. Eşine bir çiçek, çocuklara da çikolata, dedi. Amirine de sigara ikram ederdi artık.
Kanallarda haberleri gezerken canı sıkıldı. İki kanal, sadece bir buçuk dakikalık haberlerle geçiştirmişti. Diğerleri ise hiç ilgilenmemişti zoologla. Bir yandan bıçaklarını ve diğer malzemelerini temizlerken bir yandan da salatasını yiyordu:
- Acaba parmakları dakesse miydim diyorum? Sadece ip yeterli olmadı sanırım.
- Telaşlanma anlamışlardır. Gömlek iyice yandı mı, kontrol ettin mi?
- Hallettim onu. Ama bir dahaki sefere dikkatli olmalıyım. Yakalanmaktan çok korktum bugün.
- Evet, gündüz gözüyle iyi bir fikir değildi sanırım. Hem, kusmak için eve kadar sabretmeni de takdir ettim bu kez.
- Son kez oldu. İnan bana. Sen, kadını araştırdın mı?
- Evet, bugün dinlenelim yarın planımızı yaparız.
Kafasını sallayıp ilaç kutusuna uzandı. Eli titremiyordu ama yine seğiriyordu çenesi. İlacını yutup sofrasını topladı. Malzemelerini, özenle küçük çantasına yerleştirirken çantasının altındaki toz yüzünden sol gözü titremeye başladı. Sapından tuttuğu gibi yerinden fırlayıp yeniden boşalttı çantayı. Bir çöp torbası açıp içine tıktı. Acele ile üzerine bir şey alıp çıktı evden. Yeni bir çanta alması gerekiyordu, tabi bu pis şeyi çöpe attıktan sonra. Her şeyi düşünmüştü ama onca özene rağmen o siktiğimin tozu gelip yapışmıştı çantanın altına. Ufacık bir toz! Düşüncesi bile zindan ediyordu hayatını. Neden her şey düzenli ve temiz olamıyordu ki sanki? Bankamatiğe yaklaşıp kartını soktu ve ailesinden kalan evin,aybaşında kirasından artanın birazını çekip cebine tıktı. Bir çanta alıp eve dönerken biraz daha sakinleşmişti. Elbette düzensiz kentleşme ve dağınık insan trafiğini de sevmiyordu ama yürümek ve temiz hava iyi gelmişti şimdi ona. Elinin titrediğini fark etti. Bu hafta üçüncü kez oluyordu. İlacını almasına rağmen -aynı gün içinde- yine titriyordu. Dozu artırması gerekecekti.
- Efendim anne?
Bu uzun konuşmaları seviyordu ama Aksaray’da babası ile yaşadıkları o küçük muhitte tanıdıktanımadık, herkesle ilgili her şeyi anlatmalarından da sıkılıyordu bazen. Önce mahallenin gündemi, sonra babasının sağlık durumu. Kardeşine gönderdiği desteğin raporlanması ve final. Final dediysem, öyle kuru kapanış değil. Neden evlenmiyormuş! Bir yuva kurması lazımmış artık, yaşıtları çoluk çocuğa karışmış. Birkaç da aday sıralıyordu sonra, annesi. Torun istiyorum demekten de inatla sıkılmıyordu. Ailesini çok seviyordu. Kendisinden iki yaş küçük kardeşinin okul masraflarını bile üstlenmişti Özlem. Kardeşi de başka bir şehirde üniversite okuyordu. Telefonu kapatıp kanepeye attı. Ayaklarını uzattığı puftankaldırıp ses sisteminden bir şarkı açtı. Kulaklarında İrade İbrahimova’dan , Neyleyek çalarken soyundu. İç çamaşırını da çıkarıp kirli sepetine attı. Kendisini, ılık suyun rahatlatıcı temasına bırakırken hayatını düşündü. Başarısız aşk sicilini, lüzumsuz insanlara, delilere ve egosu altında ezilen birkaç ezikle beraber mutlu masallara ayırdığı zamanı ve mesleğinin kapladığı yeri düşündü, hayatında. Cinayet şubede Çetin Amirin geçici olarak açığa alınması ile tüm sorumluluk –geçici olarak- kendisine verilmişti. Suyu kapatıp havlusuna sarılırken, şarkı üç ya da dördüncü tekrarına başlıyordu. Takıntılı birisi değildi, sadece beğendiği şarkıyı sıkılana kadar dinliyordu. Genelde sıkıntısız geçen regl döneminin son günlerinde biraz daha yorgun hissediyordu kendisini. Duş iyi gelmişti. Birazdan kitabı ile yatağına girecek ve alarm çalana kadar uykuya bırakacaktı kendini. Amiri ile yaptıkları konuşmayı düşündü üzerini giyinirken. Adamcağızın nasılda kendini yiyip bitirdiğini hatırladı, hem kadın hem de amiri gözünün önüne geldi. Normalde bir kadına vurabilme cesareti için bile affedilmemeliydi ama tanıyordu amirini, öyle birisi değildi. Kaldı ki kadınında onu bilerek zorlamış olması ve bunu kabul etmesi, belki de onun hakkında merhametli düşünmesini sağlıyordu. Amiri iyi adamdı. Alkol ise kötü idi ve Özlem, ağzına bile vurmamıştı. Battaniyesini göğsüne çekip
Yıllar önce bir kere, sadece bir kere ciddi bir ilişkisi olmuş ve nişanlanmışlardı. Sonra bir trafik kazasında onu kaybedince, yüzüğünü hiç çıkarmamıştır. Ciddi bir ilişki içinse korkuyordu neredeyse. Güvensizlik değil, çünkü Oytun öldüğünde nasıl üzüldüğünü hatırlıyordu hala. Bir daha kaldıramazdı benzer bir acıyı, kendince mutluydu böyle. Nişanlısı öldüğünden beri, bu şekilde geçiyordu günleri. Arada sırada tanıştığı çekici erkeklerle tek gecelik maceralar ile gerekli dopamin ihtiyacını karşılıyordu sonuçta. Kadın olarak ihtiyaçları vardı onunda ve hala çekici bir kadın iken bunun nimetlerinden faydalanmak niyetindeydi. Bu gece de barın karşısında kendisini süzen delikanlı çok hoştu. Üzerindeki haki yeşil elbisesi içinde dikkat çeken kıvrımlarını, baka baka yemişti resmen. Bunu bilerek yapıyordu, çünkü arzulanmak hoşuna gidiyordu. Kırk dört yaşındaydı ve hala cazibesi yerindeydi. Neden kullanmasın ki bunu ?Yaşının kendisinden bir on yıl ufak olması dışında da bu delikanlının bir kusuru yok gibiydi. Yakışıklı sayılabilecek bir tipi de vardı hani ve biraz utangaçtı sanki. Anlaşılan ilk hamleyi kendisi yapmalıydı bu gece. Ayağa kalkıp yukarı çıkan elbisesi yüzünden açılan bacaklarını düzeltti. Bardağını alıp yüzünde gülümsemesi ile harekete geçti :
- Hımm sabredemedi, geliyor.
- Fark ettim, gelsin bakalım.
- Hayırdır delikanlı? Kopçayı mı çözemedin?
- Efendim? (Aferin, işte böyle kendinden emin gülümse.)
- Gözünle soydun da beni. (Biraz daha cesur konuşmakta sakınca görmedi.)
- Soymak mı? Hıh! Hiçbir kopça o kadar uğraştırmaz beni. Güzelliğinize daldım diyelim. Zira, ben sigara yakmıştım zihnimde çoktan.
- O kadar çabuk mu?
- Çabuk değil, siz geç fark ettiniz. Bir süredir keyfini çıkarıyorum manzaramın.
- Ve benim kalkıp gelmemi mi bekledin?
- Aslında plan yapıyordum.Sadece siz erken davrandınız.
Bu şekilde konuşabilmenin zor olduğunu fark ederek bardan ayrılıp, birlikte bir bistroya geçtiler. Birkaçshot tekiladan sonra kadın, iyiden iyiye bırakmıştı kendini akışa. Kasıklarındaki sertliğe aldırmadan kalçalarını dayayarak, ritmik hareketlerle müziğe bırakmıştı kendisini. Adisyonunu özellikle takip etmişti kadının, ödememişti henüz.(tam sırası) Kadının kulağına eğilip, özellikle nefesinin sıcaklığını boynunda hissedebileceği şekilde birkaç kompliman daha sıraladıktan sonra biraz daha cüretkâr davranmaya başlamasından cesaret alarak :
- Hadi gidelim buradan, dedi.
- Bana gidelim mi? Evim yakın.
- (Biliyorum.) Sen nasıl rahat edeceksen.
Adisyonların ikisini de birleştirip nakit ödedi ve loş ışıkta kendinden geçmiş kalabalıkta, ayık birkaç görevlinin de dikkatini çekmemek için dikkatli bir şekilde vestiyerden ceketlerini ve tabii küçük sırt çantasını alıp çıktılar mekândan. Kadının ceketini alıp omuzlarına koydu ve birazda – sahte/samimi- sarılarak kendisine çekti. Bu erkeksi nezaket karşısında tamamen bıraktı kendisini kadın. Öyle ki, taksiye bindiklerinde şoföre verdiği adresi nereden bilip verdiğini düşünmedi bile. Kısa yolculuk boyunca taksi şoförünün ayıplayan bakışlarına aldırmadan oynaştılar. Kadın, her yerine dokunuyordu. (Eli kolu hiç durmuyordu.) Dikiz aynasında yüzünün görünmeyeceği şekilde kadının saçlarını siper ederken, arada yakalıyordu adamın sinirli bakışlarını. Ücreti fazlasıyla ödeyip indiler. Taksi uzaklaşana kadar dönmedi arkasınışoförün bakma ihtimaline karşı ama, adam öyle sinirli kalkmıştı ki kaldırımdan bakmayacağından neredeyse emindi. Apartmana yönelirlerken kadının sessiz olması ve herhangi bir komşunun kapıyı açmaması için dua ediyordu içinden. Neyseki o önünde yürürken sadece elini dudaklarına götürüp “şişşş” demişti. Sessizce merdivenleri çıkarlarken kadın,partnerini tahrik etmek için eteğini biraz yukarı çekip kalçalarını kıvırmaya başladı. Bacakları, çoraplarının bittiği yerden görünen jartiyerinin kopçalarına kadar açılmıştı ki durdular kapının önünde. Kadın, çantasından anahtarını çıkarırken önüne baktı sadece. Komşuların kapı üzerindeki deliklerdeki meraklı bakışlarından sakınıyordu yüzünü şimdide. Kapı açılır açılmaz belinden tutup içeri itti. Kadın şuh bir kahkahaya hazırlanırken bu sefer o, “şişşş” deyip kapıyı kapattı. Beli, kalçaları ve göğüslerini sıkıp okşayarak salona kadar neredeyse güreştiler. Kadın, onu koltuğa iterken yaptı beklenen hatayı; ona arkasını döndü.
Koltuktan fırladığı gibi başını tutup tek hamlede kırdı, kadının boynunu. Şimdi boş bir çuval gibi yere bırakırken kadın kendini o, cebinden ıslak mendil çıkarıp ellerini siliyordu. Tiksinti ile kadına bakarken, az kalsın öpüşmek zorunda kalacağını düşündü. Bir tiksinti daha geçti tüm bedeninden, peş peşe titremeler ile. Cebinden bir çift siyah lâteks eldiven çıkardı. Dikkatlice yüzüğü çıkardı ve cebine tıkıp mutfağa yöneldi. Ocağa bir tava ve içine de biraz yağ koyup altını yakıp, kıstı. Sonra tekrar kadın ile ilgilenmek için salona geçti. Kadını kaldırıp berjere oturttu. Ortadaki sehpayı, kadının önüne çekti ve bacaklarını V şeklinde aralayıp sehpaya uzattı. Sırt çantasını açıp malzemelerini sehpaya yaydı :
- Acaba hemen ölmese miydi?
- Bir dakika daha tahammül edemezdim, inan bana. Hem başka bir kadına dokunma düşüncesi bile beni benden alırken, yapamazdım.
- Sen ve senin sadakatin, eğlenceden çok uzaksınız.
- Ben öyle düşünmüyorum. Bir gün geri döndüğünde onu tertemiz karşılamalıyım.
- Dönecek diyorsun ve buna inancını hala yitirmedin öyle mi?
- Dönecek, sende biliyorsun. Yoksa bunca ölüm, bunca çaba hiçbir anlam ifade etmeyecek. Dönmeli…
- Dönmek zorunda kalacak.
Ayağa kalkıp önlüğünü bağladı, boynundan geçirip. Şeffaf maskesini taktı ve açılmış kılıflarında dizili bıçak setine baktı. Dudaklarından ince bir tebessüm geçerken küçücük bir an seyirdi çenesi. Sol gözü titremeye başlamadan işini bitirmeye karar verdi ve çekip aldı satırı diziden.
Arabasında oturmuş, sosyal medya hesaplarını geziyordu sıkıntıdan. Cabir, elinde kâğıtlarla arabaya binince tuş kilidini kapatıp koydu telefonu, hız göstergesinin önündeki boşluğa. Sırf sormak için sorup, zaten yüzünden anladığı cevabı aldı Cabir’den. Bu kuyumcuya da henüz bir yüzük getiren olmamıştı. Sıkıntıdan ve çaresizce beklemekten sıkılıp dışarı atmışlardı kendilerini. Gökben ve Osman da başka bir araçla geziyorlardı dükkânları. Yakup’un raporuna göre, iki cinayette de parmaklara bağlanan ip aynıydı. Aynı malzeme değil, aynı makaradan koparılmış iplerdi neredeyse. İki dosyayı birleştirip birlikte incelemeye karar verdiler böylece. Diğer ekip hayvanat bahçesindeki olayı araştırırken, Özlem ve Cabir kayıp yüzüğün peşindelerdi. Çetin amir, şimdilik dışarıdan destek olsa da mahkeme ay sonunda görevine dönmesi kararını vermişti. Çetin amirde kadın ile anlaşıp, kadının oğlunun yüzme derslerine burs vermeye ikna etmişti. Başka türlü rahatlatamayacaktı kendini. Ne yapsa yetmeyecekti ama en azından bu da bir şeydi.
Başka bir dükkânın önünde durduklarında Cabir’in elinden aldı dosyayı :
- Birazda sen telsiz dinle abi, yoksa ben çıldıracağım beklemekten. Ben konuşayım burası ile.
- Tamam komiserim, dedi şaşkın gülümsemesi ile.
Cabir’i arabada bırakıp kapattı kapıyı. Fotoğraf elinde olduğu halde dükkândan içeri girerken tezgâhtarın gülümseyerek kendisini buyur etmesine karşılık, gülümsedi. Kimliğini gösterdiğinde oturduğu masadan kalkan ve elini uzatırken dükkân sahibi olduğunu söyleyen kısa, tıknaz ve tombul adam ile tokalaşıp fotoğrafı gösterdi. Bilginin fazlasını kendisine saklayarak durumu kısaca anlattı ve yakın zamanda benzer bir yüzüğü satmaya gelen kimse olup olmadığını sordu. Aldığı cevaba elbette şaşırmamıştı ama adam geçtiğimiz bir hafta içinde aldıkları yüzükleri göstermek istedi yine de. Kuyumcu, bu şekilde kendisine satılmak üzere getirilen yüzükleri biriktirip on, on beş günde bir yeniden satışa hazır hale getirilmek üzere atölyeye gönderdiklerini anlatırken, bir yandan da yüzükleri çıkarıyordu tezgâha serdiği kadife örtüye. Özlem, ikinci el yüzükleri inceleyip fotoğrafa benzeyen bir yüzük ararken kapının üzerindeki çanlar çınladı. Elinde telsizle Cabir’i gördü arkasını dönünce. Mimiklerinden sözleri kolay tespit edilen bir mizacı vardı Cabir’in.
- Komiserim, dedi telaşlı bir tonla.
- Yine mi?
- Yine komiserim.
Hayırlı işler dileyip, apar topar koşup arabaya bindiler. Özlem içeriye girdikten bir iki dakika sonra telsizden anonsu alan Cabir, hemen adrese yakın olan Osman ve Gökben’i yönlendirip Özlem’in yanına koşmuştu. Gökben’i arayan Özlem, olay yerine kimsenin dokunmamasını ve hemen Yakup’u çağırmaları talimatını verdi. Onlar olay yerine ulaşana kadar bir şeyler çıkardı muhtemelen. Cabir, sinyal verip sol şeride geçerken telefonda birbiri ardına talimatlarını sıralıyordu Özlem.
- Sayın savcım,hoş geldiniz.
- Hoş bulduk Özlem komiserim. Ne buldunuz?
- Lale Şavk, özel bir ilaç firmasında laborant sayın savcım. Detaylar için olay yerinin işini bitirmesini bekliyoruz. Ancak daha önceki cinayetler ile bağlantılı olduğundan neredeyse eminiz. İncelemek ister misiniz sizde ?
- Yok, kızım yok. Aman! Fenalaşıyorum ben kan görünce, kan tutuyormuş meğer beni.
- Aman savcım, bu kadar kan herkesi tutar.
- Bana bak Özlem, çocuklara söyle dikkatli olsunlar. Olay yeri ile bizzat senin ilgilenmeni istiyorum. Deliller falan toplandıktan sonra, çok bekletmeyin cesedi. Adli tıp alsın. Yarın sabah ön raporunu bekliyorum. Adli tabip ve olay yeri araştırmasını bitirsin, üç cinayetle alakalı detaylı bir durum değerlendirmesi yapalım. Diğer cinayetlerle bağlantısı keşfedilirse,ki uzun sürmez gazeteciler düşer peşimize. Şimdilik, bu sakinliğin alanını iyi kullanmaya bakın.
- Baş üstüne sayın savcım. Efendim, koşullar göz önüne alındığında Çetin amirimin erken dönüşü sağlanabilir mi? Tecrübesine çok ihtiyacımız var.
- Az kaldı kızım ama ben sana da güveniyorum. Kendine haksızlık etme. Hadi bakalım. Sabah görüşürüz. Kolay gelsin çocuklar.
Etrafta savcı beyi duyan tüm görevliler, kafalarını o yöne çevirip teşekkür ettiler belli belirsiz jestlerle. İyiden iyiye sinirlenmeye başlamıştı Özlem, her cinayet mahallinde biraz daha midesi bulanıyordu artık. Parmakları kesilip vajinası deşilmiş kadının, berjerde kendi kanı içerisinde oturması yetmiyormuş gibi parmağında yine o can sıkıcı ip parçası vardı. İki gündür orada öyle oturduğundan olacak, durum daha da zorlaşıyordu. Çünkü bu kez manzaraya kokuda eşlik ediyordu. Kadın işe gitmeyince birlikte çalıştığı kadınlardan bir arkadaşı meraklanıp kapısına gelmiş ve yedek anahtarı ile kapıyı açınca yüzüne vuran koku ve manzara ile sinir krizi geçirip merdivenlerden yuvarlanmıştı. Kadının kendine gelmesini beklerken, savcı beye durumu izah etmişti Özlem de. Savcıyı yolcu ettikten sonra, arabasına yaslanıp bir sigara yaktı. Gökben, Osman ile birlikte ambulansın yanında cesedi bulan kadınla konuşuyorlardı. O sırada elinde çerçeveli bir fotoğraf ile Cabir çıktı apartmandan.
- Komiserim şuna bir bakar mısınız?
- Ver bakıyım.
Deyip sigarasını dudaklarına koyup, fotoğrafı aldı Cabir’in elinden. Fotoğraftaki kadın, saçlarını bir yana doğru taramış ve elini yanağına koymuş objektife gülümsüyordu. Kadının olgun güzelliğinin yanı sıra dikkat çeken en önemli detay, parmağındaki yüzüktü. Sigarasını atıp ambulansa doğru ilerledi, Cabir de peşinden.
- Hanımefendi, biliyorum zor ama şu fotoğraf hakkında bize bir şey söyleyebilir misiniz?
Fotoğrafa bakan kadının gözlerinden yaşlar boşanırken sessizce fotoğrafa bakan Gökben, Özlem’in aslında neyi sorduğunu anlamıştı. Kadın, kadını çok iyi tanıyordu.
- Lale’nin en sevdiği yüzüğü. Rahmetli nişanlısının hediyesi.
- Rahmetli mi?
- Evet, yıllar önce trafik kazasında kaybetti, bir daha da düşünmedi evlenmeyi. Hiç çıkarmazdı parmağından.
Özlem telefonunu çıkarıp Yakup’u aradı :
- Yakup, oralarda bir yerlerde yüzük var mı?
- Hayır komiserim, ipin altında izi var ama yüzük yok. Etrafta da bulamadık.
- Tahmin etmiştim. İşiniz çok mu, ne âlemdesiniz?
- Bitti komiserim, ortalığı topluyoruz.
- Bir şeyi atlamadığından emin ol, aman diyim. Sana güveniyorum.
- Sorun yok. Talimatınız gereği, en ince ayrıntısına kadar baktık. İki üç defa kontrol ettim bizzat her şeyi. Siz oradaki bayan arkadaşı isterseniz uzaklaştırın, merhumeyi çıkaracağız birazdan.
- Tamam, ben hallederim burayı. Gökben, hanımefendi için sakıncası yoksa ve kendini iyi hissediyorsa şubeye gidip ifadesini alın. Sen eşlik et, lütfen.
- Yok, sakıncası yok. Hemen bulunması için her şeyi yaparım o şerefsizin.
- Tahmin ettiğiniz kimse var mı?
- Yok, komiserim. Lale, sosyal ve sevilen bir kadındı. Eğlenmeyi severdi. Kim neden yapar aklım almıyor..
- Tamam, Gökben size gerekli soruları soracak. Kendinizi kötü hissederseniz kendisine söyleyin, yardımcı olacaktır. Hadi Gök, hanımefendiyle bizzat sen ilgilen,lütfen.
Kaşıyla gözüyle acele etmesi gerektiğini bastırınca mesajı alan Gökben, kadını arabasına bindirip hemen uzaklaştı oradan. Onlar köşeyi dönerken, ceset torbası içinde maktul apartmandan çıkarılıyordu.
Bir hafta içerisinde her şeyçığırından çıktı. Haberlerde sürekli peş peşe işlenen cinayetlerden bahsediliyordu. Maktullerin aileleri araştırılıyor, haber programlarında ve sabah kuşağında medyatik yüzler bu olayları tartışıyordu. Sağlıklarında yalnız yaşayan ve öldükleri haberi televizyonlara çıkana kadar kimsenin fark etmediği insanların cenazeleri neredeyse her ayrıntısına kadar yayınlanıyordu. Koltuğuna oturup salatasını yerken benzersiz bir tatmin ile haberleri izliyordu. Terliklerini çıkarıp ayaklarını sehpaya uzattı. İki psikolog kadın ile kendisine kişisel gelişim uzmanı diyen ve kareli ceket giyen bir adam olayın toplumsal boyutunu değerlendiriyordu şimdi. Kamera adama her döndüğünde kahkahalara boğuluyordu oturduğu yerde. Sinirine dokunuyordu adamın tipi. Çenesi seyirdi yine. Moderatör cinayetlerin nasıl işlendiğini, bedenlere neler yapıldığını anlatırken sertleştiğini hissetti. Eşofmanının iplerini çözüp tahrik olmuş aleti ile oynamaya başladı. Ekranda son icraatı anlatılırken o kendinden geçmiş bir şekilde mastürbasyonunu tamamladı.
- Keyfine diyecek yok, bakıyorumda ?
- Dur, nefesimi toparlayayım dur. Uzun zamandır bu kadar canlı hissetmedim kendimi.
- Sevindim, senin adına. Sıradaki için işe koyulalım mı?
- Yok, biraz daha beklemekte fayda var.Ve önce elimi yıkayıp üzerimdekileri değiştirmeliyim. Batırdım her tarafımı. Bırakalım çırpınsınlar biraz.
- Peyniri koydum , bekliyorum diyorsun.
- Henüz değil, şu an labirenti inşa ediyorum. Derken sağ gözü ile birlikte tüm vücudu titremeye başladı. Uzanıp ilaç kutusunu aldı ve son birkaç gündür yaptığı gibi, iki hap çıkarıp yuttu.
Art arda düzenlenen toplantılar, toplanan kanıtlar, bilgiler, beyin fırtınaları yüzünden hepsi bitkin durumdaydı. Şubede kimsenin tadı kalmamıştı. Ulusal suç uzmanları dosyaları incelemiş ama bir şey bulamadıkları gibi,istikrarlı bir katil profili çizememişlerdi. Kimse başarısızlıkta pay sahibi olmak istemediğinden, onları dosya ile baş başa bırakıp çekilmişlerdi. Özlem,ellerinde ne varsa astıkları duvarın önünde günler geçiriyor; bazen yemek yemeyi unutuyordu. Kuyumculardan bir şey çıkmamıştı. Lale Şavk’ın son gecesinde bir adamla bindiği taksi şoförü, kadını haberlerde görüp gelmişti. Şoför, kadını nereden aldığını hatırlıyordu ve nerede bıraktığını da. Ama ne o, ne de mekânda çalışanlar kadının yanındaki adamı tarif edemiyorlardı. Tek bildikleri; yapılı, 1,75 boylarında birisi olduğuydu. Cabir’in az kalsın döveceği yan komşudan da bir şey çıkmamıştı. Adam, kadının iki günde bir sarhoş geldiğini söyledi. Hatta ahlaksızlığının cezasını çektiğini ima ederken Cabir, yakasından tutup kapı dışarı etti adamı :
- Elimde kalacaksın, ben seni gebertmeden siktir git! Bir bok diyeceği yok, gelmiş burada millete namus bekçiliği yapıyor;yavşak.
Osman ve Gökben, zor sakinleştirmişti Cabir’i. Herkes gergindi. Bu yüzden bu hafta Cuma dâhil tüm hafta sonunu fırsat olarak görüp herkese bu davayı düşünmemelerini, gidip dinlenmelerini salık verip telefonlarını kapatmalarını emretti. Bizzat savcının emri ile diğer cinayetlere başka ekipler bakacak, onlara başka iş verilmeyecekti. Sadece bu katilin peşinden koşacaklardı. Katil, yeniden ortaya çıkarsa nasılsa bir şekilde ulaşırdı onlara. Şimdi sabah kahvaltısını etmiş, ederken de müziğini dinlemiş ve kendi kişisel bakımı için kendine biraz zaman ayırıp, biraz olsun toparlanmıştı. Şimdi düne göre daha dinç hissederken kendi arabasına binip şubeye geçti. Ekibinin izinli olması dolayısı ile onu görenler şaşırmış olsa da aldırmadı. Termosuna biraz kahve yapmış, birkaç parçada tatlı falan alıp ofisindeki masaya oturdu. Birden kalkıp toplantı odasındaki duvarın karşısına geçti. Tahtayı temizledi. Duvardaki talimatnameleri ve emniyet vakfının afişlerini indirdi. Talimatnameleri başka bir duvara nakletti. Afişleri de kapıya yapıştırdı. Masanın üzerinden bir kalem alıp, saçlarını topladı. Büyük masa üzerine yayılmış dosyaları toparladı özenle. Maktullerin fotoğraflarını en üste astı. Ardından raporları, cinayet mahalli fotoğraflarını, uzman görüşlerini şemalara ayırarak her dosyayı duvara yaydı. Cabir’in masasına gidip, en alt çekmeden ayırmadığı alet çantasını açtı. Çekiç ve çivileri aldı. Sonra, Gökben’in geçen kış örmeye başlayıp bir türlü tamamlayamadığı atkı için ayırdığı çilelerden ikisini aldı; kırmızı ve siyah. Olay yeri fotoğraflarının yanlarına çivi çaktı önce. Siyah ip ile ilk cinayet ve üçüncü cinayetin kaybolan yüzük fotoğraflarını birbirine bağladı. Sonra parmaklar ve beyin parçalarının olduğu üç ayrı olay yeri fotoğraflarını da kırmızıip ile birbirine bağladı.
Büyük masanın düzenini bozup, oturulduğunda herkesin duvarı inceleyebileceği bir düzen oluşturdu. Tahtayı da getirip kenara koydu. Son kahvesini doldurup termosun dibini görene kadar seyretti duvarı, notlar alıp yırttı. Tekrar baştan başladı, sonra bir daha. Başına saplanan ağrılara dayanamayacağını anlayınca, ışığı söndürüp çıktı ofisten. Bir paket sigara ve benzin ihtiyacı için akaryakıt istasyonunda durdu. Sonra direk eve gitti. Bir bardak suyun içerisine birkaç buz atıp, soğumasını beklerken üzerini değiştirip balkona çıktı. Soğuk suyunu yudumlarken, sigarasını içti. Kendisini yeniden çok yorgun hissediyordu. Bardağı fırlatmamak için zor tuttu kendisini. Onun yerine sigarasını sokağa fiskeleyip, kapattı balkon kapısını. O kadar yorgundu ki, yastığa çeyrek kala çoktan uyumuştu.
Alarmın sesi ile güzel bir Cuma sabahına uyandı. Kalkıp, biraz o ilk uyuşukluğun tadını çıkardı önce. Sonra, bir sıçrayışta kalktı yataktan. Boynunu ve yukarıdan aşağıya eklemlerini açmak için gerinip bir iki açma germeden sonra eşofmanlarını giyip, mp3 çalarını aldı. Standart, her sabah 10 km koşacaktı artık. Yeni eşofmanları ile koşarken bir yandan da tertemiz Ekim sabahının tadını çıkarıyordu. Sporunu tamamlayıp merdivenleri bir solukta çıktı ve kendisini duşa attı hemen. Kahvaltısını ederken haberleri açtı. Kanal değiştirdi, sonra başka bir kanala geçti. Haber kanallarını bitirip, saçma sabah kuşağı programlarına bakmaya başladı. Hiçbir kanalda kendisinden bahsedilmiyordu. Kumandayı televizyona fırlattı ama tutturamadığı kumanda, duvara çarpıp pillerini ve pil kapağını kustu etrafa :
- Bakıyorum unutmuşlar hemen.
- Ne bekliyordun? Bu insanlar neyi bir iki haftadan fazla hatırlıyor ki?
- Unutamayacakları şeyler yapıyorum ben. Onca cinayeti, üç beş yıl sonra sosyal medyada hatırlansın diye işlemedim. Gece, sokaklara çıkamasınlar istiyorum.
- Tek taş alamasınlar…
- Kim kimseyi reddedemesin, kimse terk edilmesin.
- O zaman işe koyulalım.
- Harika. Pikniğe gidelim mi, sever misin?
- Bayılırım.
Elinde mendil olduğu halde, dayandığı ağaçtan kaldırdı yemyeşil suratını. Kusmaktan gözleri kıpkırmızı olmuştu ve yaklaşık bir aydır gördükleri yüzünden, bundan sonra kolay kolay et yiyemeyeceğini biliyordu. Kaldı ki komiser Özlem’in bu hali, kimsenin de garipsediği bir şey değildi. Çünkü olay yeri inceleme ekibinde yıllarını geçirmiş bazı memurlar bile suratlarındaki o tiksinme ifadesini saklayamıyorlardı artık. Gözleri yuvalarından çıkarılmış, cinsel organı parçalanmış, ip bağlanmış yüzük parmağı hariç diğer parmakları kesilip bir köşede, taşlar ve dallardan yapılmış ilkel ocak üzerindeki tencerede kaynamaya bırakılmış ve bacakları doğum yapar gibi ayrılmış kadın cesedi, sabahın bu saatinde herkesi –yine- şok etmişti. Aslında cesedi manzaradan çıkardığınızda, yüzlerce ağacın içindeki bir sahanlıkta bulunan görkemli çam ağacının altındaki kareli örtüyü, sepeti, tabakları ve artıkları gören herhangi birisi, birazdan pikniğine devam etmek üzere eşyaların sahibinin geleceğini ve şehir yaşamının da sıradan ve masum bir Cumartesi akşamı kaçamağı olduğunu düşünebilirdi. Olay yerine arkasını dönüp, tertemiz orman havasını içine çekti. Ekibine ailelerinin numaralarından ulaşıp, toplamıştı hemen. Hepsi de sanki hazır bekliyormuş gibi anında gelmişlerdi. Bu motivasyonu beğenmişti.
Yakup ve Cabir yanına gelene kadar temiz havayı ciğerlerine depoladı. Anlaşılan zor bir gün olacaktı, ki sabahından belliydi ve tekrar tekrar başa dönmekten yorulmaya bile fırsat bulamıyorlardı. Dinlenmek ise sadece bir ütopya gibi geliyordu onlara :
- Komiserim, günaydın.
- Günaydın abi.
- Dökülün bakalım.
- Neslihan Çakar, kartvizitinde eczacı olduğu yazılı.İşyerine ekip yolladım. Bıçak kullanılmış kesin ama etrafta bıçak bulamadık yine. Diğer hiçbir şeyde de parmak izi yok. Özenle hazırlanmış bir piknik alanı. Dün akşam saatlerinde olmuş, ne olduysa. Kadının çantasını da, kimliğini de bulduk. Kolye, para… Hiçbirine dokunulmamış. Ayrıca, yine aynı ip. Sadece o parmağı duruyor zaten. Telefonu var ama o da kırılmış. Teknik ekibe gönderdim, baktıracağım.
- Ver bakayım kimliği. Başka bir şey? Araba ya da ayak izi bulabildiniz mi?
- Hayır, fakat arkadaşlar etrafı incelemeye devam ediyor. Öğleden sonra size bırakırım raporu.
- Sahi, savcı bey nerede?
- Az evvel kusa kusa gitti.
- Tahammül edemiyor adamcağız. Neyse, anlat bakalım.Siz ne düşünüyorsunuz?
- Komiserim, henüz emin değilim ama on, on beş gündür bulduğumuz dörtkurbanda gördüğümüz şeyler, burada da var. Aynı teknik, aynı organlar ve kanibalizm.
- Ney? (Derin bir nefes alıp, devam etti Yakup)
- Seri katilimiz yamyam, komiserim. Şüpheleniyorduk ama eksik parçaların, pişirilen beyin ve parmak parçalarının, başka açıklaması yoktu. Bugün emin olduk.
- Yemiş mi pezevenk o pişirdiklerini?
- Evet, diğerlerinde ufak tefek eksikler vardı pek göze çarpmayan ama, burada durum çok açık. Şuradaki tabakta da kadının bir iki parmağının kemikleri var. (Piknik örtüsü üzerindeki dağınıklığı göstererek.)
İçinden yükselen –yeniden- kusma dürtüsünü bastırmaya çalıştı. Yakup, cebinden bir mendil çıkarıp Özlem’e uzattı. Bu nezaket ile biraz toparlayan Özlem, teşekkür etti. Etrafı inceleyen memurları inceledi. Sonra, cesedin kaldırılışına nezaret etmek üzere yanlarından ayrılan Yakup ve Cabir’i seyretti. Gökben geldi yanına, olay yeri incelemenin dağıldığı alanı ve lastik vesaire izler aramak için dağılan ekibin güzergâhı hakkında bilgi verdi :
- Osman abiye söyle, olay yerinden tüm fotoğrafların kopyasını alsın şubeye gelirken. Yakup, öğleden sonra raporu hazır edebileceğini söyledi. Gerekirse onu da beklesin. Cabir abi, adli tıbba gidecek ambülânsla onun da gelişi öğleden sonrayı bulur. Eczaneye giden ekibi biliyor musun?
- Evet komiserim.
- Ara bakalım, bir şey bulabilmişler mi? Ben şubeye gidiyorum, sende yetiş bana beraber dönelim.
- Baş üstüne komiserim.
Türkiye’de seri katil yoktur. Katil vardır, sapık vardır, akli dengesi bozuk veya cinnet geçiren, bir iki cinayeti işleyip yakalanan amatörler vardır. Fakat Özlem’in cinayet masasında, sorumluluğu birdenbire kucağında bulduğu ilk dosyası; bir seri katildi. Amiri de açığa alınacak zamanı bulmuştu. Türkiye’nin ilk ritüel sahibi seri katili olması yetmiyormuş gibi üstelik yamyamdı da. Muhtemelen bir diziye özenip cinayet işlemeye başlamış bir deli ile karşı karşıyayım, diyordu içinden. Polis memuru Gökben ile birlikte şubeye giderken yolda hiç konuşmadılar. Gökben güçlü kızdı ama o bile gözlerini kapatmaya korkar gibi bakıyordu etrafına. Çünkü gözlerini bir saniye bile kapatsa ya ilk buldukları öğretmeni, ya hayvanat bahçesindeki adamı, eli yüzünde tek taşını gösteren fotoğrafı ya da bugünkü manzarayı göreceğini biliyordu. Telefonu çalınca sıçradı ve ceplerinde kısa bir aramadan sonra, ceketinin iç cebinden çıkarıp açtı :
- Alo? Efendim Yakup abi? Ha yok, Özlem Komiserim araba kullanıyor. (Özlem, telefonunun sessizde olduğunu işaret edince) Ha, sessizdeymiş bana söyle; birlikteyiz zaten.
- Hoparlöre versene Gök. Yakup, Özlem ben. Dinliyoruz seni.
- Komiserim, desteğe gelen memurlardan birisi tanıdı maktulü. Birliktelermiş.
- Yapma ya? Offf. Dağılmıştır çocuk?
- Silahını zor aldık elinden.
- Offf. Tamam Yakup, mukayyet olsunlar çocuğa aman diyim.
- Sakinleştirici yaptık komiserim. Kapatıyorum şimdi, görüşürüz.
Telefon kapanınca tehlikeli bir sessizlik oldu arabanın içinde. Gökben, gözlerini silerken yakalandı komiserine. Aynada kendi gördü Özlem. Sinirden ölecekti sanki. Bir şey vardı. Bir şey, göğsünü tutmuş sıkıyordu onu. Sinyal verip sağa çekti arabayı. Dönüp Gökben’e baktı. Çantasına uzanıp paketini çıkardı. İki sigara alıp indi arabadan. Sonra cama doğru eğilip tıklattı ve yola dalmış, içine içine ağlayan Gökben’i çağırdı. Yol kenarında birer sigara içip soluklandılar. İzmaritleri fiskeleyip tekrar arabaya bindiklerinde biraz daha iyiydi, ikisi de. Tek kelime bile etmeden dertleşmişlerdi neredeyse ve ikisine de iyigelmişti :
- Aç mısın?
- Değilim komiserim.
- Ben de. Allah’ım sen ona sabır ver, diyipyola çıktı ve kavşağa doğru sinyal verip kırdı direksiyonu. Bizim çocuklardan birinin ailesine de bulaştı sonunda. Artık aile meselesi oldu Gökben.
Kendi çakmağı yanmadığı için, kadının çantasından bulduğu çakmakla tutuşturdu ocağı. Siyah lâteks eldivenleri ile tenceredeki suyun içerisine bıraktı, elindeki parmakları. Bıçakları özenle temizleyip kılıflarına yerleştirirken dudaklarına bir ıslık iliştirdi. Tavayı ve içine koyacağı yağı hazırladı. Sonra, meyve bıçağı büyüklüğünde ince bir et bıçağı aldı eline. Çalışma masasının arkasındaki koltukta başını omzuna düşürmüş kadının, bacaklarını ayırıp iç çamaşırını çıkardı eteğinin altından. Topuklu siyah ayakkabılarını yeniden ayaklarına geçirip masanın üzerine koydu pergel gibi açarak ve içerisinde kabarıp önünde sertleşen arzuya aldırmadan eğildi. Kadının yaşına göre bakımlı ve tahrik edici cinsel organına soktu bıçağını. Önce yukarı, sonra aşağı doğru düz kesikler açıp henüz soğumamış bedenden kanın akışını seyretti. Yeniden doğruldu. Kadının bir bacağını kaldırıp altından geçti ve masaya, az evvelki yerine özenle yerleştirdi. Koltukta kaymış olduğunu fark edip, oturuşunu düzeltti. Kandan yapış yapış olmuş halıda, galoşları kaymasın diye neredeyse dans eder gibi hareket ediyordu. Ocağa doğru yürüdü. Küçük muhasebe ofisindeki bu Amerikan mutfak, işini çok kolaylaştırmıştı. Hem kullanışlıydı da. Şayet teklifi kabul edilseydi ve bu işlere hiç bulaşmasaydı, muhtemelen böyle bir ocak isterdi kuracakları evde. Kurduğu hayallerden kafasını sallayarak ancak çıktı ve haşlanmış parmakları tavada kızmış yağa attı, birer birer. Biraz bekledikten sonra çevirdi ve piştiklerinden emin olunca bir tabağa aldı parmakları. Siyah plastik önlüğünü çıkarıp, eldivenli ellerini yıkadı. Siyah lâtekslerin üzerinden akan kanı seyredip gülümsedi. Sonra ziyafeti için kurduğu masaya dönüp, oturmadan önce seyretti. Kadının ayrılmış bacaklarının karşısına geçip oturdu. Cebinden konyak matarasını çıkarıp açtığı kapaktan kokladı ve tabağının yanına koydu. Çatal ve bıçağı ile eti kemiklerden ve tırnaklardan güzelce sıyırıp çatalın ucu ile ağzına götürürken, başlarda ne kadar zorlandığını düşündü değişik şekillerde pişirip yerken parmakları. Bir yandan da sanki dinliyormuş gibi karşısında vajinasından ve ellerinden kan sızmaya devam eden kadına dert yanıyordu :
- Neymiş efendim vejetaryenmişim.
- Hanımefendi öyle mi ama? Et yemeden duramazmış. Et yemek marifetmiş gibi.
- Bahane! Yok deliymişim, yok tedavi edilmem gerekecekmiş. Hep yanımdaymış da bıdı bıdı.
- İşimiz bile gerçek bir iş değilmişmiş de, ailesine açıklayamazmış. Sen git, kendine senin gibi gece gündüz koşturacak birini bul öyleyse. Paraya ihtiyacı olan birisi gibi mi görünüyoruz?
- Hâlbuki her şeyi doğru yapmıştım. Sınavlarında yardım etmiştim.
- Maaşını sana borçlu bence.
- Her şeyi doğru yapmıştım. Güllerle donatmıştım masamızı. Aylar önceden randevu alınması gerekiyor be. Diz bile çökmüştüm inanır mısın? Ne kadar küçük düşeceğimi umursamadan, çekip gitti birde.
- Üstelik kalkmamıştık çöktüğümüz yerden.
İlk sevişmelerini düşündü, çatalını yeniden küçük bir parçaya batırırken. Islak ve sıcak dudaklarını, yumuşacık göğüslerinin sert uçlarını. Bacaklarının arasına uzanıp içine girdiğinde yüzündeki o zevk ve acı karışımı değişimi hatırladı, oturduğu yerde yeniden sertleşirken erkekliği. İçinden çıkarken sızan parlak kırmızı kanı. Birbirlerine ait olduklarını zannetmişti o an. Parmaklarını avucunun içinden çekip arkasını dönüp gidişi geldi gözünün önüne yeniden. Çatalı bırakıp çiğnediği etin tadını çıkardı önce. Sonra bir yudum konyak içip matarasını yeniden cebine soktu, masanın üzerinden alıp. Birbirine paralel şekilde tabağın içerisine koydu ve ayağa kalkıp teşekkür eder gibi kadını selamladı,delice bakan gözlerini ayakuçlarına indirerek eğdiği başı ile. Pencereden kararan sokaklara bakıp, son aşama için çıkması gerektiğini düşündü. Bir daha dönüp kontrol etti. Kaymış sandalyeleri düzeltti. Etrafta son kez dolaşıp tüm izlerini yok etti ve çantasını alıp çıktı ofisten.
Özlem, boş ofiste son cinayeti de duvara hazırladığı panoya işlerken arkadaşlarını evlerine yollamıştı. Geç olmuştu. Daha doğrusu yalnız kalmanın faydalı olabileceğini düşündü. Son fotoğraflarıda panoya ekleyip, geri çekilip seyretmeye başladı duvarı. Emniyet müdürü Emre Bey içeri girip, bu saatte onu o halde görünce gür sesi ile müdahale etti :
- Özlem!
- Emredin müdürüm, dedi olduğu yerde sıçrayarak.
- Dur dur telaşlanma. Var mı yeni bir şey diye bakmaya geldim.
- Yok müdürüm. Başladığımız yeri, çok geçemedik. Müdürüm hatta müsaitseniz bir de siz inceleseniz. Çıldıracağım.
- Asayişteki delikanlıdan yeni haberim oldu.
- Maalesef müdürüm. Çocuklarla ziyaretine gittik hastaneye.
- Zor çok zor.
Deyip kol saatini kontrol etti. Sonra, sanki dikkatini bir şey çekmiş gibi panoyu incelemeye başladı.
- Hakikaten dur sakin kafayla bakalım beraber. Sende çay söyle bakalım bize.
Bir sandalye çekip duvarın karşısına oturdu Emre müdür. Tecrübeli herkesin bildiği üzere el, elden her zaman üstündü ama bizim polis teşkilatımızda bir el atasözü söylenecekse bu, “bir elin nesi var, iki elin sesi var.” şeklinde işliyordu. Özlem, çayını uzatırken ona da oturmasını söyledi gözlerini duvardan ayırmadan ve Özlem de bir sandalye çekip müdürünün yanına oturdu. Ayağa kalkıp bazı evraklara yakından bakarken Emre müdür :
- Genelde cinayet davalarında önce maktulden başlanır Özlem. Çok çalışır bu yöntem. Hasmı var mı mesela ?Öldürmek için sebebi olan birisi aranır etrafında yada ‘’ bu kişiyi sen öldürsen neden öldürürsün? ‘’ gibi sorularla başlarız. Bu açılış hamlemizdir ve genelde sonuca götürür. Katil bulunur, dosya kapanır. Birden fazla ölüm varsa yine maktullerden başlanır. Bu kez, iki maktul arasında bağlantılar araştırılır. Bu ipler, sanırım bizim kısıtlı bağlantılarımız. Bir bağlantı bulamadık değil mi bunların dışında?
- Hayır müdürüm. Hiç birisi diğerini tanımıyor. Günler periyodik değil. Memleketleri, okulları, muhitleri, sosyal çevreleri çok farklı.
- Hımm. Dur bakalım. Bağlantı dedik, en son. Eğer bunda bir karşılık bulamazsak bu sefer olay mahallerine bakarız. Bu, bize katili vermez her zaman ama en azından profil oluştururuz. Şimdi söyle bakalım, fotoğrafları incelediğinde ne görüyorsun?
- Vahşet, müdürüm.
- Ona ne şüphe ama, dur. Peki, değiştireyim o zaman sorumu. Ne görmüyorsun Özlem?
- Efendim müdürüm?
- Dikkatli bakarsak kızım, hiçbir iz bırakmamış arkasında. Kıyı köşe, her yer pırıl pırıl. Delil olarak tabiki. Ne bir saç teli, ne bir parmak izi. Peki, bu bizİ nereye götürür Özlem?
- Nereye müdürüm?
- Çok uzağa kızım. Çok uzağa. Şimdi evine git dinlen güzelce. Perişan görünüyorsun. Yarın Pazartesi, dinç bir şekilde gel ve ne kadar uzaktan bakıyorsun; ona bir bak. Belki daha yakından bakmak lazımdır, belki çok daha uzaktan. Ben savcı beyle konuşurum. Çetin de gelsin hemen. Yanlış anlama sana güvenmediğimden değil ama Çetin’in iş tecrübesi, bize bugün lazım.
- Emredersiniz müdürüm. Çetin amirim içinde teşekkür ederim.
- Hadi git dinlen.
Yatağına girer girmez yorgunluktan sızıp kalmaya alıştığından mıdır nedir, çalan telefona uyandığında ayağında hala botlarının olmasına şaşırmadı. Biraz dinlenmiş olsa da sinirini bozan sesi yüzünden yatağı yorganı döve döve aradı telefonunu.
- Efendim Osman abi?
- Komiserim cinayet var. Ver bakalım telefonu. Aloo Özlem, kızım ben Çetin.
- Emredin amirim?
- Kızım sen az daha dinlen, saat 13.00’de şubede ol. Ben olay yerindeyim zaten.
- Ama amirim?
- Emre Müdür’ün kesin emri var. Bugün öğlene kadar izinlisin. 13.00’de görüşürüz.
Kalkıp oturdu yatağında. Şaşkındı. Çetin amiri geri dönmüştü. Ve olay yerindeydi şimdi. Bu haber öyle iyi geldi ki ona biraz daha uzanıp uyumak istedi önce. Sonra kalktı tekrar. Botlarını ve ayaklarına yapıştığını hissettiği çoraplarını çıkarıp, duşa attı kendini.
Saat 13.00 itibarı ile Cinayet şube memurları, sabah bulunan ceset ile birlikte genel bir durum değerlendirmesi yapacaktı. Tüm tecrübesi ile Çetin Amir de mahkemenin verdiği sürenin dolmasına birkaç gün olmasına rağmen –müdürün ve savcı beyin izni ile- gelmişti. Son cinayet mahalli olan muhasebe ofisinden de olay yeri fotoğrafları gelince Cabir, duvarın önüne çektiği tahtanın başına geçip cinayet kurbanlarını yazmaya başladı alt alta:
- Aydan Akıncı, Öğretmen. Bekir Kırboğa, Evcil Hayvan bahçesinde. Lale Şavk, Laborant; evinde. Neslihan Çakar, asayişteki delikanlının nişanlısı. Eczacı olan. Ve son olarak Bilgi Karakaya, Muhasebeci. Hiçbirinin diğeri ile ilişkisi yok. Hiçbirisine tecavüz edilmemiş, hiçbirisinin bir eşyası kaybolmamış. Parmakları, yüzükler hariç kesilmiş ve bazılarını yemiş orospu çocuğu. Özür dilerim amirim.
- Devam et.
- Baş üstüne. Cinayetler belli bir zaman çizelgesi ile işlenmemiş. Bazılarının arasında bir gün, bazılarında bir hafta var. ‘’ Son cinayet bugün işlendi. ‘’ diyip tarihi tahtaya, Muhasebecinin isminin yanına yazıp kalemi bırakırken Özlem, son cinayetin fotoğraflarına bakıyordu. Osman, kendisini tutamadı ve kalkıp bir noktayı düzeltti.
- Hayvanat bahçesindeki adam, zoologmuş. Hayvan bilimi yani. Bu bilgiyi de diğerlerini düzeltip ekleyerek, kalemi bıraktı masaya.
Özlem, elindeki fotoğraflara bakarken bir detay dikkatini dağıttı. O kadar çok bakmıştı ki benzer vahşet fotoğraflarına, artık konsantre olamıyordu zaten. Ama tabağın içerisine birbirine paralel bırakılmış çatal ve bıçağı görünce aklına eski bir anı geldi. Kafayı, bu anı ile fotoğraflardan kaldırdığında tahtada gördüğü şey, bazı anıları tetikledi ve o görüntüler ifadesini mıh çaktı suratına:
- Öğretmen, Aydan Akıncı / 01.10.2008
Zoolog, BekirKırboğa / 07.10.2008
Laborant, Lale Şavk / 12.10.2008
Eczacı, Neslihan Çakar / 25.10.2008
Muhasebeci, Bilgi Karakaya / 26.10.2008
“Belki daha yakından bakmak lazımdır, belki çok daha uzaktan.”
Emre müdürün sözleri çınlarken kulağında, ne kadar uzaktan baktığını fark etti. Çok yakından bakması gerekiyordu. Çok daha yakın… Geçen yıl, yani 26.10.2007’de bir lokanta geldi gözünün önüne. Yemeklerini yeni bitirmişlerdi ve erkek arkadaşı, çatal ve bıçağını yemeği beğendiğini çalışanlara belli etmek maksadı ile tabağına fotoğraftaki gibi birbirine paralel bırakmıştı. Sonra ayağa kalkıp diz çökmüş ve herkesin mutlu ve alkışlamaya hazır bakışları arasında cebinden bir yüzük çıkarıp kendisine evlenme teklif etmişti. Şimdi ise düzgün bir işi olmayan, psikolojik destek veya tedavi görmeyi reddeden, vejetaryen olduğunda da hepten soğuduğu ve elinde bir yüzükle onu terk ettiği erkek arkadaşı…
(Yutkundu.)
Kadınların mesleği ile akrostiş olarak adını yazmış, hepsinin etini yiyerek yeme alışkanlığını vurgulamış ve parmaklarına taktıkları yüzükler yerine, bağladığı iple reddedilişini unutmadığını gösteriyordu. Bu olabilir miydi? Bekâretini verdiği adam, kadınların bacaklarının arasına neredeyse kan doldurup, mesaj veriyor olabilir miydi? İçinden yükselen çığlık atma ihtiyacını bastırıp birden fırladı, silah kılıfını tutarak. Ne olduğunu anlayamasalar da o kısacık an içerisinde, Osman ve Çetin Amirde peşinden koştular. Koridor ve merdivenlerde arkasından bağırsalar da durmadı Özlem. Ağlıyordu ve haklı olmamak için kendince dualar ederek arabaya koşuyordu. Kapıyı kapatıp anahtarı kontağa sokmaya çalışırken Osman ve Çetin Amir bindiler arabaya, neredeyse son anda. Acı acı bağıran lastiklere aldırmadan ve kimseyi dinlemeden, hıçkırıkları arasından nefes almaya zorlanarak kökledi gazı. Eğer tahminleri doğruysa nereye gideceğini, kendisini nerede bekleyeceğini biliyordu katilin, çok iyi biliyordu. Çetin ve Osman ne diyeceklerini bilemiyorlar ve şimdilik akışına bırakmışlardı Özlem’i. Birazdan anlayacaklardı nasıl olsa.
Gelen acı fren sesi ile pencereden dışarı baktı memnuniyetle. Mesaj alınmıştı demek ki. Göz göze geldiği garsondan hesabı istedi ve beklerken cüzdanını çıkardı. O sırada Özlem ve peşinde iki adam –muhtemelen iş arkadaşları- koşarak trafiği geçmeye çalışıyorlardı dışarıda. Bir yıl önce aynı masadan kalkıp koşarak giden Özlem, şimdi koşarak ona geliyordu. Kırılırcasına açılan kapıya ve panikleyen diğer müşteri ile çalışanlara aldırmadan bir miktar para koydu o ara gelen hesaba karşılık. Bolca da bahşiş tabii ki. Ellerini masaya koyup karşıladı sevgilisini:
- Yarım bıraktığın işi tamamlamaya mı geldin Özlem?
- Kalbimizi nasılda sakatlamıştın?
- Nasıl bir deli, nasıl bir manyaksın biliyorum ama bu sana bile fazla. Hepsini yapan ben değildim de, ne olur? Kendini vurdurtma bana!
(Derken, ağlıyordu.)
Oturduğu yerde hiç istifini bozmadan kaldırdı, masadan ellerini. Çetin ve Osman’a ellerini gösterip sol eli ile yakasını çekip, iç cebinden lacivert bir kadife kutu çıkardı. Masanın üzerine bırakırken ayağı ile de masanın altından bir spor çantası itti.
‘’ Bendim, Özlem.’’ Derken, seğiren çenesini fark etti ama bugün hiç ilaç almamasına rağmen ellerinin ve sağ gözünün titremediğine de sevindi:
- Sana, gelecek demiştim.
- Evet, geldi, hem titremiyor ellerimiz. İyileşiyoruz bak.
- Evet, fark ettim, dedi ve yüzük kutusunu açtı.
- Bizimle evlenir misin Özlem?
Özlem şok olmuştu. Cinayetleri işlediğini itiraf etmişti, üstelik onca tedaviye rağmen kendi kendine konuşmaya da başlamıştı demek. Gittikleri psikologların hepsi daha kötü olacağını söylemişti durumunun, ama bu kadarını beklemiyordu. Hiç bırakmazdı bir zamanlar insanların parmaklarından kutudaki kanlı yüzükleri çıkaran elleri. Deliliğine rağmen sabretmişti.
Panikle koşuşturan müşterilerin çığlıkları, devrilen bardak ve tabakların kakofonisi ile az evvel onunla gelen ve bir delilik yapmaması için Özlem’e bağıran adamların sesi arasında ensesindeki soğuk çeliği hissediyordu.
Hâlbuki ne güzeldi ilk günler, diye düşündü Özlem. O günlerin hatırına bırakmazdı onu, ne kadar delirse delirsin. Metrobüsün kapısında ilk bakışmaları, ilk defa öpüşmeleri, piknikleri. Sonra dayaklar başlamıştı. Zaten yediği onca dayaktan sonra, bir gün hayatından da çıkarmıştı. Elinde kafasına dayadığı silahla tepesinde dikilirken, bir zamanlar kemiklerinden gelen sesleri duydu; kollarında ve kaburgalarında:
- Ne dersin, ateşleyecek mi?
- Dur, yardım edelim.
- Neden?
- Onun hayatını da mahvetmeden ölür müyüz sence?
Çantasına doğru eğildi. Bu ani hareketi ile tüm dünya birden sustu. Kulaklarında keskin bir çınlama vardı. Kurşunun girdiği yerdeki etin yırtılma sesini ve onu iten baskıyı hissetti. Direnemedi ama yüzüğü düşmemesi için tutarak bıraktı kendini, kendi kanı ile rengi değişen masanın üzerine.
Önce ateşleyemediği silahı düştü elinden, sonra bıraktı kendisini olduğu yere. Siren sesleri yaklaşırken namlusundan hala duman çıkan silahını kılıfına koyan Çetin amir, hızla Özlem’e koştu. Osman ise fermuarı yarı açık çantaya. İçinde ne olduğuna bakıp rahatladı. Kulakları sağır ediyordu siren sesleri ve Özlem, sarsıla sarsıla ağlarken Çetin Amir ona sarılmıştı:
- Geçti kızım, hakladık şerefsizi…
SON