PUSU

PUSU

  • İyi geceler  Ceyhun.
  • Sanada Fatih.

Yatarken hep onu düşünüyordu. Gözleri ranzasının tavanında. Şafak 42 olmuştu. Öyle ya bitti sayılırdı. Bottan, nöbetten, sabah sporundan kurtuluyordu. Ama en çok Seval’i düşünüyordu. Söz vermişti. Künyesini ona verecek oda ileride oğlullarının boynuna takacaktı. Bu gün tam 42 gün kalmıştı. Bitiyordu işte.

Göz kapakları ağırlaşırken bıraktı kendini. Omuzları yatağın güvencesinde. O tatlı uyuşukluk tam ısıtmıştı ki içini ışıklar yandı birden. Koğuş ana baba günü olmuştu. Önce anlayamadı kulaklarında ki boğuk sesi. Sonra sonra netleşen çavuşun sesi onu kendine getirdi.

  • Silah  başınaaa!!

Dolabına koştu. Gömleğini pantolonunu botlarını giyinmesi bir buçuk dakika anca sürmüştü. Palaskasını takarken de silahına doğru gidiyordu. Elini kabzaya attığında G-3’ü onu öyle bir saygıyla karşıladı, öyle sıcak geldi ki bu karşılama Fatih’e, kendini daha güçlü hissetti. Topu topu 42 günü kalmıştı. Ama şu an bunu umursamıyordu. Tek düşündüğü ondört kilometre ileride pusuya düşen devriye mangasıydı. Kendini Land Rowerin soğuk ve rahatsız karoserine attı. Oysa daha altı dakika önce yatağında künyesini tutmuş uyumaya çalışıyordu.

Land Rower geceye daldı. Kimse ağzını açmıyordu. Sadece Çankırılı Selahattin bir şeyler mırıldanıyordu. Gözlerinde korku yoktu ama okuduğu sureler, kımıldayan dudaklarına sığmıyordu. Elleri silahının kabzasında, gözleri hissiz bakıyordu boşluğa. Dokuz kişiydiler. Karanlık geceyi yırtıp geçerken hep birlikte, silah seslerini de duyuyorlardı artık. Sonunda araç durduğunda Selahattin, inerken inledi:

  • Sadakallahul Azim.

Silah sesleri iyi haberdi. Demek ki manga henüz düşmemişti. Biraz koşmaları gerekecekti. Önden üç kişi atıldı. Bunlar eğitimini aldıkları şeylerdi. Komut beklemeksizin gerekeni yapıyorlardı. Asteğmen Serkan gururla onları seyrediyor bir yandanda yanındakileri cesaretlendiren o tavrı ile geceyi süzüyordu. Bir şeyler planlıyordu yine. Silah sesleri kesilmişti. Öncüler gelince durum anlaşılmıştı. Manga çapraz ateşin arasında kalmıştı. Hain pusu tutmuştu. Bulundukları yer kalabalık grubun tam arkasıydı. İki gruba ayrılan eşkıyaların hesabı tutmamıştı. Destek erken gelmişti.

Asteğmen Serkan açtı mangayı hemen. Kendisi en öndeydi. Sanki kötü haber fısıldıyordu içinde birşeyler. Manga eriyordu. Geç kalmak üzereydiler. Gözü karardı yirmiyedi yaşındaki asteğmenin. Başkası olsa çoktan kontrolü kaybederdi. Ama o bunu öğreneli çok olmuştu. Mangasını tehlikeye atmadan devriyeyi kurtaracak, olmamasını umsada şehitlerini hakettikleri gibi albayrağa saracaktı ve bunu yapmadan ölmeyecekti. Çünkü hep bu gün için yaşadıkları belliydi bu kahramanların ve o bu kahramanların komutanıydı. Kalabalık grubun tam ortasına bakan bir yer buldu hemen ve öyle bir anda öyle bir gürledi ki eşkıyalar bile zamanın durduğunu sandı;

  • Hadi aslanlarım! Hakkını verin ellerinizdeki silahların…

               Mehmetler mesajı almıştı. Açık ve net emirdi bu ve Serkan öyle bir bakıyordu ki bu bakış onlar için herşeydi. Tam bir saatlik çatışmanın başlama emriydi bu. İlk silahlar patladı ki kalabalık grub yarı yarıya azaldı birden. Karşı tarafta ki dağınıklık iyiden iyiye hissediliyordu şimdi çünkü Mehmet bomba gibi düşmüştü ellerine ve hepsi kurtulamayacaklarını anlamışlardı. Yıllardır öğrenememişlerdi. Mehmedi kızdırmaya gelmiyordu işte. Kalabalık durunca ortada kalan devriyede sağ olanlar hareketlendi.  Diğer grubuda onlar dağıttı. Havada asılı barut kokusundan başka bir şey kalmadı, Serkan’ın ateş kes emri ile silahlar susunca. O heyecanlı aslanlar birden susturdu ellerindeki makineleri. Asteğmen dikkatlice indi kayadan. Yaralısı yoktu eşkiyaların. Sağ kalanlar ölülerini bırakıp kaçmışlardı. zaten asıl kamp taşınmış bunlarda onlardan kopmuş kaybolmuşlardı. Sadece sınırı geçip kışı geçirecek yaza hazırlık yapacaklardı. Kaçarkende kolay lokma diye mangayı gözlerine kestirmişlerdi. Eğer sınırı geçselerdi her biri üzerinde ya bombayla bir alış veriş merkezine yada ellerinde silahla başka Mehmetlerin karşısına dikileceklerdi başka bir mevsimde. Bahar onlar için ölüm mevsimiydi. Ki yüzlerce yıllık Nevruz bu çapulcular yüzünden çekinilen bir bayram olmuştu. Kaldı ki Nevruz bahar demekti ve bahar; hayat.

               Serkan yavaşça doğruldu eğildiği yerden. Kolunda bir sızı vardı ve ılık bir şeyler süzülüyordu kolundan serçe parmağına doğru.  Ama önce askerlerine bakmalıydı, kendisi nasılsa ölmezdi bu yarayla. Mangası iki şehit vermişti. İki de yaralı vardı kendisi hariç. Devriye mangasına koştu.

Pusu yarılmıştı işte ve eşkıya imha edilmişti.

               Devriye mangasının komutanı Uzm. Çvş. Yavuz şehit olmuştu ve bu süreçte komuta komando çavuşu Tolga’ya kalmıştı. Tolga soğukkanlı bir askerdi. Herkes bilirdi onun huyunu. Zor durumlarda çok iyi kararlar verebildiğini hislerini nasıl kontrol ettiğini komutanları hep takdir ederdi. Ama o çelik sinirli çavuş şimdi komutanının başını göğsüne yaslamış ağlıyordu. Taş gibi duruyordu. Serkan elini omzuna uzattı ki durdu. Gözleri yanıyordu. Tolgaya hayretle baktı biraz daha. Tolga ağlamayı bırakmış komutanının saçlarını temizliyordu. Dudaklarından da Ayet-el Kürsi dökülüyordu komutanının kulaklarına. Bir er koşarak geldi. Serkan çocuğun kurumamış yanaklarına baktı. Şüphesiz ağlamıştı. Çünkü daha sabah beraber yemek yedikleri sigara içtiği arkadaşı düşmüş toprak olmuş vatan olmuş bayrak olmuştu. Serkan çocuğun yanağını sildi elleriyle. Utanmıştı asker. Halbuki çok uğraşmıştı komutanına belli etmemek için. Toplam şehit sayısı mangayla beraber dörttü. İmha edilen eşkıya sayısı yirmi üç. İçi yanmıştı Serkanın bu sayıları duyduğunda. Çünkü o dört kişi, o dört aslan için alınan onbinlerce can azdı. Dört aileye daha ateş düşmüştü işte. Yirmi üç aile daha vardı diğer yanda ama dokuz on çocuk yapıp yedisini dağa yollayan baba da masum olamazdı. Bin yıldır aynı topraklarda yaşayan bu kardeşleri birbirine düşüren kimse masum değildi. Ama Serkan bir şeyden de emindi. Ölen yirmi üç kişiden belkide hiçbiri ne uğruna savaştıklarını bilmiyorlardı yada kimin emelleri için. Kendi ülküleri olmadığı belliydi ve bu gençler kim bilir kimin ülküsü için ölmüştü. Bu coğrafya da bu koku yabancı değildi. Binlerce yıldır hatta Habil’le Kabilden beri bu topraklarda bu oyun hep revaçta, bu koku hep kan kokusuydu.

Fatih kayanın yanında arkadaşını omuzlamış bekliyordu. Yaralı ve şehitler arabaya taşınacak, kendileri yürüyerek dönecek, yolda da mayın temizleyeceklerdi. Çünkü eşkıya denen sürü erkek gibi dövüşmeyi bırakalı yıllar olmuştu. Serkan asteğmenin yarasını Fatih, kendi temizlemişti. Ne biçim adamdı bu komutanlar. Askerlerinin varlığını emniyete almadan acıyı hissetmiyorlardı sanki. Serkan gibi arkadaşları olsun isterdi sivilde. Oysa arkadaşını omuzlamış arabayı bekliyordu. Bir yandan da söyleniyordu;

  • Sen bir iyileş yüzbaşıya söyleyecem seni spora soksun. Bu ne hal tertip yat yat kilo almışsın. Annen babanda askerlik yapıyon sanıyo. Hadi bırakma kendini.

               Son yaralılar binmiş cenazeler saygıyla araca konmuştu. Şimdi onlar vatana emanetti ve hepsine cennet vadeden Rab gülümsüyordu onlara belli ki. Çünkü hepsi tatlı bir uykudaymış gibi gülümsüyordu. Şahadet onlara nasip olmuştu işte.

            Araç ışıkları söndürüp karanlığa daldığında Serkan mayın tarama düzeni aldırdı askerlerine. Portatif dedektörler hazırlandı. Fatih ortalarda bir yerlerdeydi. Pek merak edilmeyecek bir adrenalindi bu mayın tarama işi. Dedektör ıskalarsa ya sen buluyordun mayını yada senden sonraki. Yazık!  Çünkü savaş sanatının en kalleş enstrümanı olan mayınlar pek hoş karşılamıyordu kendisini dedektörsüz bulanı. Mayına atılan adım o ayağın bacağın hatta o Mehmedin son adımı olabiliyordu. Bir ara eli künyesine gitti Fatih’in. Yerindeydi ses çıkarmasın diye birbirine bantladığı künyeler. Doğmamış oğluna seslendi dudaklarının arasından:

  • Emanetin sağlamda koçum.

Karakola vardıklarında matem vardı koğuşlarda. Herkes şehitleri düşünüyordu. Yaralılar az önce helikopterle askeri hastane olan başka bir şehre yola çıkmıştı. Bayraklar hazırlanmış ve birkaç saat önce devriyeye yada operasyona koşan askerlerin yerine uzanmışlardı, yataklara.

               Fatih’in koğuşunda da üzerinde Ay ve Yıldız olan dikişlerinde iğne iplikten çok şan ve şeref olan ve her ilmeğinde bir ırkın ateşle imtihanının yüzyıllarını taşıyan bayraklar vardı. Tam üç tane. Yatağına ilerledi. Alışık olduğu yolda, gözleri hissiz, buldu yatağını. Sıktı yumruklarını, dişlerini sıktı. Gözleri yanıyordu şimdi. Gırtlağındaki düğümle mücadele etti biraz. Bu nasıl bir çelişkiydi böyle. Hayat ne kadar yalandı. Sonra vatan dedi yüreği, burkuldu içinde bir şeyler. Gözlerini sildi ve bir an o gülümseyen gamzeli yanaklar geldi aklına. Gülümsedi elinde olmadan. Şehitler ölmüyordu ya hani? Hem gözleriyle görmüştü işte, hepsi gülümsüyordu.

  • İyi geceler Ceyhun….. dedi…

…ama bu kez “ sanada Fatih” diyen olmadı.

Kafasını yanında ki yatağa çevirdi. Uzun uzun baktı Ay-Yıldız’a.

← Önceki Yazı YÜZÜK PARMAĞI HARİÇ Sonraki Yazı → VEDA