ÖLÜMSÜZLER KIRAATHANESİ
(Hayatta Bir Aralık Sabahı)
Yorgun, yamalı yalnızlığıma birkaç şiir ve birkaç sayfa kitap sıkıştırıp uykulara sığındığım gecelerin doğan güneşle bir finali daha. Hayat geçiyor böyle böyle… Hayat dediğimiz teşkilat aslında uzayan saçın ayakucuna düşmesinden ibaret. Her evre de bir sabah. Misal gözlerinin önünden geçiyor saçın –çocukluğun-, çenene ulaştığında konuşuyorsun. Kalbinde iken aşkla, karnındayken geçim sıkıntısıyla tanışıyorsun. Göbeğinde doyuyorsun dünyaya. Bacaklarına geldiğinde yorulmuş, dizlerindeyken dinlenmişsin. Ayakucuna düştüğünde de “iyi bilirdik” dedirtmekten başka telaşın kalmıyor işte.
Ankara’nın aralık ayında nasıl olduğunu duydunuz mu bilmem ama dudaklarımda ki türkü bile üşüyor. Anahtarlarımı çıkarıp, kapıya davrandığımda tanıdık bir “günaydın” geldi yolun karşı tarafından.
- Geç mi kaldın çocuk?
- Geç kaldık Hocam. Zor oluyor aralıkta kalkması yataktan. Buyur gel, çay içelim.
- Uğrarım işlerim var az.
- Hayatın işimi biter hocam.
- Hayat bir nefestir, aldığın kadar.
Hayat bir kafestir, kaldığın kadar
Hayat bir hevestir, daldığın kadar… hadi hayırlı işlerin olsun uğrarım akşama doğru.
- Eyvallah hocam. Uğurlar olsun.
Mahallemizin büyüğüdür, Mevlana Celaleddin derler. Kimse yokken o varmış bu sokakta. Herkese elinin mutlaka değmişliği vardır. Arada gelir, bir iki tatlı kelam eder, yumuşatır gönüllerimizi gider. Bazen oturur aşktan bahsederiz, bazen kusurlardan. Büyük adamdır vesselam.
Bu arada atadan dededen kalma küçük bir kıraathane benimki. Gelenim gidenim boldur, müşterim kalitelidir. Boş adam pek gelmez. Ya gelir memleketi kurtarırlar yada sessizce oturup kendilerini yakarlar sandalyelerimde. Öyle bir yer yeni.
Sobayı doldurup çırayı tutuşturdum ki Namık (Kemal) Bey belirdi kapıda.
- Hayırlı işler, oldu mu çay?
- Namık hocam, buyur. Sobayı tutuşturayım çay beş dakikaya hazır olur.
Kafasını kaldırıp önce ocağa baktı. Sonra yakmak için -resmen- savaştığım sobaya. Gülümsedi bıyıklarının altından. Sonra beni ocağa gönderip, soba yakma işinden kurtardı beni. Paltosunu atıp bir sandalyenin sırtlığına, eğildi sobaya. Kaynayan suyu demliğe doldurup çayı koymuştum ki üzerine Namık hocamın bir gömlekle sobayla uğraştığını fark ettim. Tam üşüyeceksin diyecekken göz göze geldik, sobaya eğildiği yerden;
- Ateş yakmak için önce kendinde durduracaksın üşümeyi. Sonra bakacaksın neyi yakacağına. Odunların yaş mı, kuru mu? Ateş yakmak öyle kolay değildir ama bilirsen daha kolay bir şey de yoktur hani. Burası tamam, ısınır şimdi ortalık.
Ellerini, üstünü başını temizleyip geçti bir sandalyeye, paltosunu omzuna alıp. Hakikaten sobanın çıtırtısı ocağa kadar geliyordu. Nihayet sıcaklığı da yayılmaya başladı salona yavaş yavaş. Namık hocam eski Sakız adası mutasarrıfıdır. Gerçi oraya kadar tüm ömrü sürgünle geçmiş ama hürriyet dedin mi, vatan dedin mi Namık Bey’i bileceksin. Koskoca Namık Kemal, “vatan şairi”. Derler ki Mustafa Kemal bile İnönü zaferinden sonra mecliste kürsüye çıkıp ona seslenmiş. “Cennetten vatanımıza bakan merhum Kemal /Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini/Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini demişti. İşte ben, bu kürsüden, bu yüksek meclisin başkanı olarak, yüksek kurulunuzu oluşturan bütün üyelerin her biri adına ve bütün millet adına diyorum ki: Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini/Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.” Bir ulusun bağrında hürriyet kıvılcımını yakan Namık Kemal, ateşi ile bir salonu mu ısıtamayacak. Dışımız ısınırken, gazetesini alıp sobaya fazlada uzak olmayan bir masa seçti kendine. İçini de ısıtacak çayı önüne koyarken, usulca teşekkür etti. Belli ki gazeteye dalmıştı, ben de fazla konuşmak istemedim, kim bilir ne düşünüyor, bölmeyeyim dedim. Kapıya asılı çanlarımda o sıra çınladı. Rıza Tevfik Bölükbaşı ile Mehmet Akif (Ersoy) bey girdiler içeriye. Mehmet Akif malumunuz da arkadaşı Feylesof Rıza diye de bilinir ama en çok hekimdir kendisi. İki hekim, iki şair Namık Kemal ile selamlaşıp bir masaya çekildiler. Çaylarını verirken Mehmet Akif Bey;
- Söyle bakalım çaycı? Rıza Bey ile kafa patlatıyoruz ne zamandır. Bana bir akıl ver.
- Estağfurullah hocam ne haddime. Benim aklım bana anca yetiyor.
- Deme öyle deme. Ben bu İstiklal Marşı için aliba 500 lira ödül alacağım. Şimdi bu ödülü ne yapayım. Rıza bey der ki, eğitim için harcayalım. Bende orduya askere faydası olsun, öyle bir yere vereyim diyorum.
- Hocam siz doğrusunu bilirsiniz ama Hilal-i Ahmer’e verin derim madem. Hem cephede askerimizin sağlığına koştururlar hemde Dar’ül Mesai, malum cepheye elbise dikiyor, kadınları çocukları eğitiyor. Bu şekilde ikinizin de gönlü olur.
- Bak akıllı adamın hali başka Akif, sen bilirsin fakat fikir güzel. Dedi Rıza bey.
- Hakkın var Feylesof. Aferin çocuk. Mütevazilik iyidir. Vazgeçme sakın.
- Hocam Safahatınızı okudum fakat İsitklal Marşı’nı almamışsınız içine.
- O milletin malıdır evlat. Asıl bu benim haddime mi?
- Hadi hadi, sen çayları tazele bakalım, Akif bey Tevfik Fikret malum vefat etti. Kız kolejinde öğretmen olur musun dediler bana.
- Eğitim iyidir, hem sende istersin kızlarımızın bilinçli yetişmesini Rıza bey…
Onlar konuşurken kahve de yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Önce Reşat Nuri (Güntekin) Bey ile Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) geldi, arkalarından Hüseyin Nihal Atsız ile Orhan Şaik Gökyay. Hep beraber köşe masaya yerleştiler. Kahvelerini verirken ayak üstü muhabbet ettik onlarla da. Reşat Nuri Bey bana Çalıkuşu’nu, Yakup Kadri bey’de Yaban’ı hediye ettiler. En sevdiğim kitapları yazarlarından almak ne büyük mutluluk anlatamam. Atsız bana Orkun Dergisini okuyup okumadığımı sordu.
- Yazılarınızı ilgi ile takip ediyorum hocam. Zannederim Turancılık ile dava açacaklar size.
- Evet. (Dedi Orhan Şaik bey. Ki kendisi Bayrak şairimiz ve Muallim mektebimizin de müdürüdür.) bakalım sayın bakanımızla da konuştuk, arabuluculuğumu kabul ederlerse ne ala, kabul etmezlerse Atsız yargılanacak.
- Kaderde olan gelir başa Gökyay’ım. (derken aklıma bir dörtlüğü geldi. Öyle ya korkacak adam değildi Atsız.)
Ezilmekten çekinme … Gerilemekten sakın!
İradenle olmalı bütün uzaklar yakın,
Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın,
Ateşe atılmalı, denize dalmalısın. (H.N. Atsız)
Onları kendi hallerine bırakıp Behçet Necatigil öğretmenimi karşıladım. Hayatı boyunca öğretmenliği bırakmamış olmasından olacak, herkese hocam diyen ben ona öğretmenim diyordum.
- Oğlum ıhlamur var mı?
- Var öğretmenim kaynatayım hemen. Hayrolsun, hasta mısınız?
- Yok, benim için değil. Sen bana kahve getir. Rüştü gelecek birazdan da malum hasta çocuk, Ankara da hayli soğuk, içi ısınsın gelince.
Sözünü bitirmişti ki Rüştü ONUR kapıyı açtı. Rüştü, öyle kibar öyle efendi bir delikanlı idi ki. fakat verem teşhisi konmuştu. Henüz 22’sindeydi. İçinde kan olduğunu bildiğim mendili ve genç yaşta kaybettiği eşinin eskimiş yüzüğü parmağında, bir elini sırtına gizleyerek diğer eli ile utangaç bir selam verdi salonda açılan kapıya bakanlara. Tama kapanacakken tuttuğum kapıdan Sevim (Burak) hanım ile Oğuz (Atay) girdiler içeriye.
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan (Rüştü ONUR)
Sırf bu şiirinin hatrına bile beş kuruş para almışlığım yoktur ondan. Geçti oturdu Behçet Bey’in yanına. Rüştü’nün ıhlamuru ile Sevim hanım ve Oğuz Bey’in çaylarını da verdim. Sevim hanım yeni bir oyun üzerine çalışıyormuş. Kendisine özgü naif anlatımı ile toplumumuzda kadın sorunlarına yaptığı dokunuşların ne kadar gerekli olduğunu söylediğimde, Oğuz bey bana takdirle baktı. Aslında ona da posmodernist ilk Türk yazar olmanın zor olup olmadığını sorardım ama şimdi durup dururken bir romanında karakter olmakta var. Zaten düşle gerçek iç içe yazıyor, benim halim bana yeter deyip sıvıştım hemen ocağımın başına.
Hayat bir aralık akşamına sebep oldu sonra. Önce Rüştü Onur çıktı kapıdan Aralığın 1’inde. Eşine, Mediha’sına kavuştu diye teselli bulduk bizde. Namık Kemal, Orhan Şaik Gökyay ve H. Nihal Atsız’ı uğurladım 2’sinde aralığın. Namık Kemal’i vasiyeti üzere Bolayır’a yolcu ettim. Orada artık. Orhan hocam Üsküdar, Atsız’ımız ise Karacaahmette. Reşat Nuri bey de 7’sinde gittiler. Onu önce Londra’ya gönderdik binbir ümitle. Akciğer rahatsızlığından muzdaripti. Kısmette yokmuş. Gelip içemedi bir kahve daha. Oda şimdi Karacaahmette Atsız’a komşu. 13’ünde aralığın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Oğuz Atay ve Behçet Necatigil beyleri uğurladım kapılara kadar. Yakup Kadri bey Beşiktaş’ta. Oğuz Atay “büyük prejem” dediği Türkiye’nin Ruhu’nu tamamlayamadan beyin tümörüne, Behçet Öğretmenim ise Kansere yenik düştü. Aralığın 28’i geldiğinde Mehmet Akif Ersoy müsaade istedi. Önce Mısır’a yolladık onu, orada rahatsızlanmış ustam. İyi gelir diye yurda döndü ama kader, Mısır apartmanında Siroz ile çeldi aklını. O da düştü peşine kaderin gitti. Ben bardakları, bulaşıkları yıkamış, sobayı söndürürken, Sevim Burak hanımefendi ve Rıza Tevfik Bölükbaşı ayaklandı. Edebiyatımıza verdikleri eserlerden daha kıymetli bir şey verebilirmiş gibi hesap istediler bir de. Gülüştük. Sonuydu aralığın. 31 aralık… Sevim Hanımın kocaman kalbine yetecek tıp yada hekim olmadığından olsa gerek, bir kalp rahatsızlığı ile kalplerimize yolculadık onu. Rıza Tevfik beyi de felç yüzünden.
Kapattım kapıyı, kilitledim. Birkaç şiir daha var okunacak, nice de kitap. Yazık uyku ile geçen gecelere. Dudağıma bir türkü iliştirmiştim ki bu sokakta geceyi ve yalnızlıklarımızı emanet ettiğimiz Mevlana’nın sesi geçti soğuk aralık ayının, taş sokakların, perdeleri çekili evlerin duvarlarından;
- Üzülme gidenlere çocuk. Üzülme ayrılıklara…
‘Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan’ (Mevlana Celaleddin Rumi)
* Bu kurgu hikayede adı geçen ve edebiyatımızda birer köşe taşı olan büyüklerimiz, bu USTA KALEMLER, sayfa sayfa işledikleri hayatımızdan, yaprak yaprak dökülüp gittiler, her biri başka bir yılın her hangi bir Aralık günü.
Çok kıymetli hatıralarına saygılarımızla…